5.27.2007


"Amerikalı bilim adamları, beynin ilk aşkı asla unutmadığını söyledi. K. D. Ü. psikologlarından N. K., yaptıkları 14 yıllık bir araştırma sonucunda, ilk aşka ait hatıraların bağımlılık yaratan ilaç veya uyuşturuculardan bile daha etkili olduğunu açıkladı. İlk aşka ait hatıraların beyne kazındığını belirten K., bu anıların kontrol edilmemesi halinde, evliliklerin dağılması, ve kronik yalnızlık gibi yıkıcı sonuçların yaşanabileceği uyarısında bulundu... Kalish, ilk aşkı unutmanın insanın gücünü aşan bir fenomen olduğunu da belirtti." Sabah
Fotoğraf: www.lesoir.be

5.23.2007

"...Genç Siviller'den gönüllerince bir cumhuriyet tarifi alsak? En çok özlemini çektiğimiz şey, tüm halkın katılımıyla yeni ve tam anlamıyla sivil bir anayasa hazırlanması. Darbecilerin yargılandığı, Yüksek Öğrenim Kanunu'nun kurumuyla beraber kaldırıldığı, üniversitelerin özgür olduğu, gençlerin düşmana karşı bir korkuluk olarak görülmediği, tek boy ve tek tip keresteler üretir gibi yetiştirilmediği bir ülke düşlüyoruz. Gençliğin iktidar söylemlerini koklamadığı, iktidar kimdeyse onun tarafında konumlanmadığı, tüm dünyada olduğu gibi, cesaretle farklı ve yeni şeyler söyleyebildiği bir cumhuriyet istiyoruz. Türkiye'de gençliğin şu an bildiği tek şey, zaten kendini korumaktan aciz olan siyaseti eleştirmek. Oysa ortada başka daha büyük iktidar odakları, hegemonik söylemler ve tekeller var. Önemli olan cesaret edip onlara karşı bir şeyler söyleyebilmek. Genç Siviller olarak hepimizin öyküleri, geçmişleri birbirinden farklı ama ortak ahlaki ve siyasi ilkelerde buluşuyoruz. Türkiye'de çözülmeyi bekleyen o kadar yakıcı problemler var ki... Kürt sorununa veya Hrant Dink cinayetine bakarken solcu olsanız ne olur, İslamcı, muhafazakâr veya liberal olsanız ne olur? Biz öncelikle vicdanımızın peşinden gidiyoruz, 'vicdani siyaset' yapıyoruz. Eğer ezilen karşısında içinde gerçekten acı hissedebiliyorsan vicdanlısın demektir, gençlik de böyle olmalı bizce." Radikal

5.21.2007


"zaman ilaç değil, zaman çürütücü, gülmek, gülmek mümkün mü?" Aydilge

sağda solda dirlik


eveet. bugün oy kullanma hakkımı ellerime aldım. kısa ve yorucu bir yolculuktan sonra bağlı bulunduğum mahallenin sosyetik/üst orta gelir grubu/bilinçakan insanlarının doluşturduğu bir kalabalıkta beklemek zorunda kaldım. insanlar ne garip. bilinç akıyor akmasına da. sanki "başına güneş mi geçti ne oldu sana" diye bağırasım geliyor içimden onlara. dışarıda kendileme alanına mitinglerde bile giremeyeceğiniz bir kimse çaresizce form doldurmaya çalışıyor. amarıka'da mastır yapmış, şu anda üst düzey yönetici olduğundan yüzde seksen arsız olduğum eli palm tutan bir plaza kimsesi dönüp hangi ilçede yaşadığını soruyor, dahası var en büyük derdi saçlarındaki beyazlıklar olduğunu tahmin ettiğim evlilik sonrası koyvermişliğiyle kilo manyağı olmuş teyzenin sorusu hangi ilde yaşadığımızdı. istanbul yazacağız di mi bu kısma diye çaresizce bana döndü. "elalem deliye biz akıllıya muhtaç" isimli son derece benmerkezcil gıcık sözü dillendirmek için sinsi bir fırsat daha. eller oğuşturulsun. sosyetik cumhuriyet kadın muhtarımız ise o plaza insanına he cağnım he yavrum dedikçe genç adamın kaale alınmaması neyin kendimi ezilenlerin sosyalist platformunda gibin hissetmeme yol açtı. ohh nası oluomuş sen ki bizi sokaklarda görmüyorsun demedim tabii ki. ona içten bi sempati duydum hatta bi ara empati yapsam mı die bile düşündüm. yani bu şey gibi. hani televizyonda savaşlar, binbir çeşit afetler görüp bir damla gözyaşı döküp sonra çay demlemeye gitmemiz gibi. vicdanımız iki damlaya tav oluyor. yoksa bugün allah için ne yaptım? hiç. neyse konuyu saptırmamak lazım. öyle işte. çok çılgın bi mahallede oturuyor görünüyorum. halbuki benim şu anda bulunduğum yokuş türkiye mozaği/ebrusu/frizi. zenciler, çingeneler, çarşaflılar, araplar, kafası aydın kimseler, liseliler, turistler, yokuşta her nasılsa top oynayabilen çocuklar, sepetle yumurta ekmek çeken ev hanımları, çıkmalar, eklektisizm, çan sesi, ezan sesi, yakında uzan sesi-seviyesiz espri-, boğaz, bize bakıp iki apartman arası ancak nası huzur bulunabileceğini gösteren mezar taşları, güzelim mermer çeşmeler. ve işin en ilginç yani bu serüven/biristanbulmasalı/istanbulşahidimdir/anlatistanbul sadece iki üç dakikalık bir yuvarlanışın neticesi. eğer bakmak istesek çok görebiliriz o zaman. geldiğim bozkırlarda böylesini görmemiştim ama oranın bana verdiği bir güzellik bu alışabilme, adapte olabilme, katlanabilme dürtüsü. neyse susar mısın ağıraksak? bugün magazinden bahsetmeyi planlıyordun bak yine romantik isyankarlaştın sonlara doğru. hepimiz bu tumturaklı lafların çizim yapmamaya yönelik küçük hareketler olduğunu biliyoruz. şimdi ona kadar sayıcam ve yavaşça ellerini o klavyeden çekiceksin. yok yok bi elim otoketi açarken diğer elim de diğer doğramasız pencereleri kapatıcek! ha-zır-mı-sın?
hamiş: ankara seni özledim.

5.17.2007

slm nbr kibbb


az kaldı, yapabilirim, daha iyisi olabilecekti (future "perfect" simple) ama yine de yapabilirim. şu lahza sadece son model bi dumaybest istiyorum. bi de öksürüğüm/aksırığım için bi zencefil-bal-süt trajedi dans üçlüsü, bir çay bardağı ıhlamur, bir tutam sevgi, suzanna tomaroo ohş ağıraksak sapıt! Tamam derin nefes alıyoruz... Son olarak içinde bulunduğumuz ahval(haller-en arabe) ve şerait(şartlar-aussi en arabe-) içine cuk diye oturacak bir perihan mağden cümlesi oturtmak istiyorum. "ben düşünmenin suç olmadığı bir ülkede yaşamak istiyorum."

5.14.2007

itham ediyorum!

"...Ama 'yarabbi şükür' lafını niye kullandın diyenlere çok kızıyorum. Bazıları burayı, yaşadığı yeri reddediyor ya! Sen hiç mi kullanmadın sanki 'yarabbi şükür' lafını hayatında? Tamamen Batı özentisi birtakım insanlar yaşıyor burada, onlar için bazı şeyler çok 'banal' oluyor. 'Körebe' albümünü yaparken 'bağlama mı, darbuka mı?' diyenlerle şimdi 'yarabbi şükür mü?' diyenler aynı insanlar. Onları kaale almıyorum, ama nasıl olur da böyle bir şeye kızabilirler diye şaşırıyorum. " Göksel

halka ve olaylara mütercim

"14 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerle Türkiye'de tek parti yönetimi son erdi ve çok partili hayata geçildi. İşte o günden beri rahat yüzü görmedik. Halk meclisleri doldurdu, vatandaş Meclis'e giremedi, Reşolar Memolar memleketi yönetmeye kalktılar, her kafadan bir ses çıktı. O tek doğru partiyi kendi başlarına bulabilmeleri için halkın önüne defalarca sandık kondu, şaşırtmaca için çok sayıda seçenek sunuldu. Ancak her defasında 'bu halkı boş bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya' sözünü haklı çıkaran sonuçlar ortaya çıktı. Demokrasi bize beş beden büyük geldi. İşte bu yüzden bizim şimdilik layığımız bir Tek Parti rejimidir. Tek Parti kalsaydı, o parti de iktidara gelmesi meşru tek parti olan CHP olsaydı başımız ağırmaz, bu sıkıntıları, darbeleri, muhtıraları yaşamazdık, darbe mi olacak diye her gece boşuna gerilmezdik, istikrar olurdu, iş dünyası da önünü görürdü... Baykal'ın konuşmalarından niyet okuması yaptık ve buna göre CHP için bir Anayasa değişikliği paketi hazırladık. "-Saltanat geri gelsin. Sezer'in oğlu cumhurbaşkanı olsun. 3 CHP oyu 1 AKP oyunu götürsün. CHP'ye verilen oylar 5, AKP'ye verilen oylar yarım sayılsın. Anayasa Mahkemesi dağıtılsın, Kanadoğlu BAŞKADI ilan edilsin. Göbeğini kaşıyan adamların oy hakkı olmasın. Tespit için Bekir Coşkun yetkilendirilsin. Tandoğan ve Çağlayan mitingleri Halk Konsülü olsun, ayda bir toplansın. CHP seçimlere girsin. Kazanamazsa seçimler tekrarlansın. Halk Cumhurbaşkanı'nı değil, Cumhurbaşkanı halkı seçsin." www.gencsiviller.net

5.08.2007

nerden kalma?

"K. G. Osmanlı'dan kalma bir evde yaşıyor Ünlü caz piyanisti K. G., Emirgan'daki muhteşem evinin kapılarını 'H. A.' dergisinin son sayısına açtı. 1850'de inşa edilen evden artık G.'in piyanosunun sesi yükseliyor.. İ. C. C.'ın sahibi olan ünlü caz sanatçısı K. G., Emirgan'daki eski bir Osmanlı evinde eşi P. Hanım ve 7 yaşındaki kızı N. ile birlikte yaşıyor. 10 yılda 7 kez ev değiştiren G. ailesi, 1850 yılında yapılmış bu evi 3-4 kuşak sonraki varislerinden satın almış. Evi aldıktan sonra tadilat işlerine start veren ünlü sanatçı, evi yıkıp tekrar yaptıklarını ve dış cepheyi de ahşapla kapladıklarını ifade etti. Yaklaşık 5 aydır bu tarih kokan evde hayatlarını sürdüren G. Ailesi, baharın gelişiyle birlikte bahçenin de tadını doyasıya çıkarıyor. G., 4 katlı ve 480 metrekare kullanım alanına sahip evin restorasyonu için uzmanlardan yardım almış." Sabah

5.03.2007

bir kaç iyi adım


balansmanlı bir yüzyıl apartıman merdiveninin kovasından dökülen şualar, mumların gölgeleri devleştirmesi, vapurda sarayburnu, piscam, b.'nun tatlı dırdırı, her yokuşun bir de çıkışının olması, kamerada takla atan çocuk, b.'dan utanç ve onun "yazında güveni", ankara'yı istiklal'de görmek ve şemsiyesiz güzelleşen yurda dönüş, 600 saniyenin yavan dakika hesabı, bi arkadaşın arkadaşının arkadaşım olma ihtimali, profilden aptal görünen insanlar, yakınlık uzaklık muhasebesi, mimariye âşık olup, bi çatıya mertek olamamak, toparlanamamanın kronik olduğuna inandıran pejmürde oda, yeni ayakkabı sevinci, bilerek birileriyle yavşaşmak ve self-tiksinti, e.'nin insana kattığı veremi bilirim bilirim, hiç bişeyin eskisi gibi olamama ihtimali, kendini kelimelerle ifade etmenin kifayetsizliği ve yazının icadı... hayatın dengesi...
tüm yaşayamadığım yaşanmışlıklarıma gitsin sıradaki şair. -gariplik kader değil lan gülmeyin lan-
"aşk teknolojik bir kelime
bu gece sana uğramayı düşünmüyorum
saadet diyorsun çünkü
saadet: bir kilide sokulan anahtar
ya açarın ya da kapatırsın." küçük iskender

4.30.2007























(Things are queer - Duane Michal)


"...hey gidi duyumuna yandığımın dünyası,

alıp vereceğin olacak ille,

aşk maşk buz gibi yaşayacaksın." Edip Cansever

4.28.2007

hepimiz karındeşeniz


"...Demokrasi bunu gerektirir: gider türbanıyla Çankaya'da oturur, resepsiyonlara, törenlere katılır, Türk Kadını'nı da balll gibi temsil eder... Laikçi hezeyanlar buna el vermiyor: Bu hakikatle yüzleşmeye; AMA bu topraklarda yaşayan kadınların yüzde altmışının BAŞI BAĞLI. Başörtüsüyle, yemeniyle, türbanla, şunla, bunla. Bizim kadınlarımız inançları gereği başlarını örtmek istiyorlarsa, elbette örteceklerdir.
Bir dinsiz olarak inançlı Müslümanların inançlarının gereğini yapmaları (namaz da kılarlar, başlarını da bağlarlar) beni zerre kadar germiyor da- Batı okullarından başka okul görmemiş, anneannesinin annesi dahi İstanbul'da doğmuş (coğrafi konum anlatılıyor) bir kadın olarak beni bu görüntü (türban) daraltmıyor da-Bu kasmayı/germeyi/gerdirmeyi, 'Bizim haklı yerimizi BUNLAR işgal ediyorlar' ruh halini (temelde yaşadıkları tam da bu! 'kültürel' 'sosyal' sandıkları bir sınıf 'didişmesi' zümre 'çekişmesi') abes buluyor da- ESAS MESELEme geliyorum: Bir nevi Kadın Düşmanlığı Çeşidi olduğunu da düşünmekteyim 'Türbanlı Kadın! Gözümüze Görünme!' krizlerinin. (Kitliceez seni evine!) ...
...Ben yalnızca esef duyarım onları YOK sayarak bunca etkin ve yetkin şahsiyetlerini görmezden gelerek yapılan bunca utandırıcı (DA) konuşma adına... Hakiki bir TEMSİL sorunundan söz edecekseniz de: 'Yüzde on'luk baraj tamamen antidemokratiktir' yazarken bizim gibi zibidiler, nasıl sağır, dilsiz, kör ve bakarkör takıldığınızı hatırlatmak isterim. Yaaaaa! 'Demokrasinin şu dilimi bana yarar; öbür dilimi gerer' diye bi 'şey' olmaz. Onun adı: dik-ta-tor-yaaaa." Perihan Mağden

so what?

eveet. bugün kendimle küçük bi oyun (dublaj türkçesi) oynayacağım. kendime hayattan bi ara sınav yapacağım. evet. başlıyoruz. istediğim sorudan başlayabilirim ve kağıdı dik kullanmak zorundayım! mimarlık nedir? ıı. üç boyutlu mekan yaratma sanatı? yemedi mi? kültürü kullanarak şey oluodu. şimdi kültür cepte. bunu yaratacağımız mekanlarda gösteriyorduk. tamam. hmf. o zaman ortaya ne çıkıo? şekillendiğimiz kültürde çevre verilerinden yararlanarak üç boyutlu mekan yaratma zanaati/sanatı. bana göre boşluk yaratma sanatı. bi de artizlik yapma. bi de kahrolma. arkadaş nedir? arkadaş bi siktir git ya dediğimizde siktir olup gitmicek kimseye denir. asmaz germez . çoğunlukla maldır. gözden uzak olunca bi denişik olur. kullanılmışlık hissiyle kıllandırmadıysa en temiz en güzel döneminizi yaşarsınız. ama her beşer parametreli alanda olduğu gibi mütemadi bir çizgi olmaz, sleş dat kom olur, kesit çizgisi olur, üstte kalan çıkma olur, olur da olur. toparlamak gerekirse ay niyd e frend oh ay nid e frend tu meyk mi hepi isimli garb şarkısında olduğu gibidir ama ama ama mutluluğun formülü çok açık değildir. osmanlıca nedir? eski türkçedir. ölü bir dil sayılmakla beraber başbuğğğlar ölmüyorsa neden ölsün bu haybrid/haybörd/hıyabirit güzel. şu an haftada iki kere ruhunu çağırma seansına katılıyorum. katılıyo muyum? bu başlıbaşına bi başlık. neyse osmanlıca diye bir şey yoktur. o zaman selçukluca da olması gerekir. osmanlıca, türkçenin arap ve fars dilinden haddinden fazla etkilenmesi/etkileşmesi(?) neticesinde oluşmuş bir lisandır. türkçe gramatiğine uyduğundan buna başka bir dil demek yanlış olur. osmanlıca konuş da dinleyelim demek yedi ölümcül günah içinde olsa olabilicek bir cürümdür. ebeveyn nedir? iyi bişeydir. gün aşırı sizi arar nedensiz bi şekilde hasta olup olmadığınızı, havaların nasıl olduğunu, derslerin nasıl olduğunu sorar sonra kaybolurlar. aybaşınız geldiğinizde hayatınızdaki kanamaya tampon ilaç olurlar. ekstre, fatura gibi iki boyutlu, cüzdan, çanta, dolap gibi üç boyutlu, aşk meşk gibi çok boyutlu meselelerle ilişiklikleri akıllara zarardır, zararlıdır. az görülünce çok sevilir, aranır; çok görülünce çok sıkılınır, çok sevilince çok hoyratlaşılır, çok sevince çok üzülünür. gönül nedir? herkeste olan bir organa eski çağlardan beri aşk, nefret, acıma ne menem emoğşın varsa anlam yüklenmesidir. (processing...) biz de babadan ne gördüysek o. başka bir gönülle muhabbet halindeyken, gidip gelirken, atıp dururken üzerine frajil etiketi yapıştırmak elzemdir. heyecan nedir? belki de diğer bütün duygulardan komplike, uzun sürmeyen o yüzden onbir ayın (sağdan sola yukarıdan aşağıya; muharrem, safer, rebiyyülevvel, rebiyüllahir, cemaziyelevvel, cemaziyelahir, recep, şaban, şevval, zilkade, zilhice) sultanı gibi her dem baştacı olan. yapayı pek yavan, doğalı da kırk yılda bir gerçekleşen doğa olayıdır. Cevap Anahtarı: mimarlık 1 . Mimar olma durumu, mimarın işi ve mesleği. 2 . Belirli ölçü ve kurallara göre yapılar yapma sanatı, mimari. arkadaş 1 . Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yaren. 2 . Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri, hempa, refik Osmanlıca 1 . XIII-XX. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı Devleti'nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalan Türk dili. 2 . sıfat Bu dille yazılmış olan. ebeveyn Anne ve baba: gönül 1 . Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. kalpte oluşan duyguların kaynağı: 2 . mecaz İstek, arzu heyecan 1 . Sevinç, korku, kızgınlık, üzüntü, kıskançlık, sevgi vb. sebeplerle ortaya çıkan güçlü ve geçici duygu durumu. 2 . felsefe Coşku. (Kaynak: www.tdk.gov.tr)

4.25.2007


sizi sevmek zorunda olmadığımı bilseniz keşke.

4.24.2007

yüzüne de söylerim canım! söyledim hatta!


“iki kişi arasında geçen sohbetlerin çoğunda, o an orada bulunmayan üçüncü bir kişinin nerelerde hata yaptığı ya da (nadiren de olsa) nerelerde örnek davranışlar sergilediği konu edilir. Hem gayrı resmi hem de resmi konuşmalarda başkalarının kötü huylarıyla, erdemleriyle ilgili saptamalar yapma eğilimimiz kendini gösterir. Oysa “dedikodu” diye adlandırdığımız şey ahlak felsefesinin halk dilinde ifade bulmuş halinden başka bir şey değildir. Evet, dedikodu yaparken kinimizi, kıskançlığımızı, hayranlığımızı damıtıp somut hipotezler biçiminde sunmayız karşı tarafa belki ama iyiliğin ne olduğunu belirmeye çalışan, bunun için çözümlemeler yapıp çalışmalar kaleme alan filozofların izinden gideriz aslında.” Mutluluğun Mimarisi - Alain de Button

4.22.2007

içimdeki keriz


lan boşluk, son günlerde mutlu olduğumu hissediyorum. lakin bu bildiğin gibi değil. yani hani mutluluk nediri kendi içimde sorgulamadan mutluyum. biraz düşünsem esasında ne kada sefil bi hayat sürdüğümü görüp kederlenebilirim. Asla gerçekleştirelmeyen kısa vade planlarının bulunduğu post-it notlarının dikey düzlemden aşağı süzülmesine, yüzünüze gülen lakın iki kuruşa başka bir arkadaşa, başka bir hayata, başka bir yalana sizi satacak sevimsiz arkadaşlara, kendini kendisi sanan kendinibilmezlere, kutularda tepinen kuku çevresi görünen mankenlere, yüzsüz özgürlükçü faşizanlara, yan odada uyuyan arkadaşımın ciğerden kopup gelen aksırmalara, klip çekmek için terk edilmiş endüstriyel yapılardan başka bi yer bulamayan götüm ona rakçılara, dünyanın kaymağını yemiş ülkelerden gelip kaymak gibi kalakalan ülkemize döviz bırakmaya gelip de boyları bir anda iki sensen uzayanlara, dünyanın orta yerinde açlık çeken, öldürülen, tecavüz edilen, dışlanan, tabaklarındaki her bir pirinç tanesinin kıymetini bilen insanlara, evrenin mütemadiyyen büyümesi fikrine kafayı takmassam mutlu oluyorum. o zaman mutluluk parametrem nedir? zamanında sevmediğim bir idadi mektep muallimem şöyle demişti "dünyadaki bir kişinin mutsuzluğu bile tüm dünyayı mutsuz edecek kadar güçlüdür" ya da böyle bişeydi. yani mutsuz olmak şart. farkında olan bi insan mutlu olamaz. bize hep bu öğretildi. bize derken işte aklı selim sessiz azgınlığa. bugün hotel rwanda isimli bana yarım litre gözyaşı ağırlığınca sümük ve 8 metre tuvalet kağıdına mal olan yapıtı izleme olanağına sahip oldum. belki onun getirdiği düşünceler beni buraya itti. mutlu muyum? ama yıllar yılı ergenlik ve yakın sonrasında mutluluğu bir aptallık belirtisi olarak görmedik mi? yalan mı? mutlu olmak tukaka değil mi? mutlu olmassak hayatın bize sunduğu şeylerden daha fazlasını hak edebilecektik . yani mutsuzluk bi yandan da hep o yunan-roma heykellerindeki ideale ulaşma fikri değil mi? e yok işte olanı da taş onların. herkes daha fazlasını hak ettiğini düşünüyor. daha iyi bi yaşam mümkün, daha çok para kazanmalı, çocuk-kariyer bağıntısındaki ters orantıyı tersine çevirmeli, genital organlarından daha çok insan geçmeli. hep şunu söylemiyor muyuz? sarılıp uyuyacak biri olsun. çok basit gibi. lakin kolunuzun üstünde/altında biri varken ve o uyuşurken siz o kolu çektiğinizde bile o tatlı hayalin hayalini kuruosunuz.-the ark "oh no i wasn't dreaming of dreaming that dream". ben artık hayatı olduğu gibi kabul etmeye karar verdim. bu teslimiyetçilik değil. esasında öyle net bi karar da değil. sonuçta insan olmanın hem en güzel hem en kötü yanı bu. bi yanda eski fotoğraflara bakıp ne kadar tombiş, bodur, rüküş, kaşlı olduğumuza hayıflanırken diğer yandan o zamanki hissiyatımıza dönmek için neleri verebileceğimizden bahsetmekte beis görmüyoruz. son zamanlarda başıma gelen garip tesadüfler, hoş insanlar, boş mahlukatlar, ilginç kesişimler, küresel ısırmalar beni hayatın ne güzel, ne derin bir şey olduğunu hissettiyor. bugün değer verdiğim hayatla sorunu olan bir arkadaşım bana uzunca bir söylemimden sonra şöyle söyledi "insanlar bi âlem". ne güzel söz! düşünsenize bir insan başlıbaşına bir âlem. içine girmek istersiniz istemessiniz orası ayrı (metafora kapalı). zaten oldum olası kısa cümleleri, "sessiz" şarkıları, küçük evleri sevmişimdir. "ay ne kadar minimalsıığn" bayalığından uzak, low rise-high density(her türlü metafora açık) bir dünya umuduyla!

4.16.2007

şimdi yazıp yazıp sildiğim şu yazılardan ve kötü internet bağlantılarımdan bahane ederek yazmadığım bloguma geri dönmek istiyorum. lakin bağlantı olanakları elvermiyor. gelgelelim dimağımda iki lakırdıyı toplayıp bişiler yazmak var mı derseniz yok, derdim yine istanbul'la. İnsanın alıp veremediğinin bolca olduğu kaç kent vardır şu dünyada? soruyorum. kim abu dabi'yle dertleşir? kim lagos şehrini bir çiçekle özdeşleştirir? insan her gün görüp günden güne eriyen bu şehre nasıl acımaz? kendi sorunlamızın esas sebebi olduğu yetmiyormuş gibi bi de kendine çeki düzen vermiyor.

3.29.2007

anana mı küfrettik?


"bazen biriyleyken insan daha yalnız olabiliyor..." Woody Allen
(Fotoğraf: G. S.)

3.27.2007

gidelim buralardan dayanamıyorum!

Hepimiz Cenevizliyiz! Allah bu ülkenin başına gelen giden bütün göt politikacıların, bu ülkeyi, bu şehri kuşa çeviren bütün küçük burjuvanın, laz mütaahitin, otopark mafyasının, "küçük" esnafın, taşralının, bilirkişinin, kendini bilmezlerin belasını versin. Orospu çocukları çekin şu güzel diyardan elinizi! 700 yıl yağmur çamur demeden üzerinde konaklayan her medeniyetin sırtını dayamasına sesini çıkarmayan şu biçare "duvar"dan ne istiyosunuz? Sikerim metronuzu! Alçak adamlar! "Taksimden Haliç’e inen metro inşaatı, Galata’da durdu. Çünkü projeye göre metro, Cenevizlilerden kalma tarihi Galata surlarının tam üzerinden geçiyor. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, “Sadece o duvar sorun yaratıyor” şeklinde açıklama yaptı. Topbaş’ın ‘duvar’ olarak adlandırdığı Ceneviz surları ve üzerinde yer alan Yanık Kapı ise İstanbul kültür mirasının en önemli parçalarından biri. 700 yıllık Yanık Kapı, Galata surlarının 12 kapısından ayakta kalan sonuncusu ve uzmanlara göre, Galata Kulesi kadar değerli bir yapı. Kapının üzerinde yer alan tarihi arma da, Galata’nın Ceneviz kolonisi olduğu günlere dair önemli bir belge. Yanık Kapı 1335 yılındaki yangından sonra inşaa edildiği için bu adı almış. Zeminin yükselmesi ve araç geçişleri ile kapı zaman içinde tahribata uğramış. Son olarak 2005 yılında bölgedeki doğalgaz inşaatı sırasında, İGDAŞ’ın kepçesine takılarak kırılmış. Kaza sonrasında yapılan restorasyonun ardından tarihi arma demir parmaklık içine alınmış. Kepçelerin, kamyonların tahribatından kurtulan Yanık Kapı ve Ceneviz surları, bu kez büyükşehirin metro projesine takıldı. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, proje yapılırken, surların hesap edilemediğini söylüyor. Doktorasını sanat tarihi üzerine yapan Mimar Kadir Topbaş konuyla ilgili olarak “İş belli bir noktaya geldiğinde farkettik” diyor. Ancak Başkan Topbaş’ın farkedilemediğini söylediği Galata surları, şehir planlarında net bir şekilde görülüyor. Büyükşehir Belediyesi, metro inşaatına devam edebilmek için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan görüş sordu. Kurul da surların taşınmasına karar verdi ve taşınma işleminin ne şekilde ve nereye yapılacağına dair bir bilim heyeti raporu istedi. Ancak henüz bu heyet oluşturulamadı. Uzmanlara göre, surların taşınması mümkün değil. Ayrıca taşınması halinde nereye götürüleceği de ayrı bir sorun oluşturuyor... Z. S. - Ankara 23 Mart 2007, Cuma 12:54 ben orayı henüz görmedim, sakın ha oraya zarar vermeyin. orası türkiyenin tarihi! " www.ntvmsnbc.com

2.10.2007

benbeylegüzelimfalanfilan


"...İnsan uzun süre hiç kimseye karşı hiçbir şey hissedemeyince, bir noktadan sonra kendisinden korkar oluyor. "Ben biraz daha arayı açarsam, bu gidişle hadisenin fikrinden bile uzaklaşacağım; nasırlı duyargalarımın imkân tanıdığı rahatlığa iyiden iyiye alışacağım, aşk meşk meselesinin kepenklerini sonsuza dek kapatacağım" gibilerinden bir vehme kapılıyor.

Bu gibi endişelerin paniğiyle, biraz kendini kandırıp, biraz kendini sırtından itekleyip zorlayıp, kıpırdayası olmayan kalbine ve beynine zorla kıpırtı empoze ediyor.

Anlayacağınız, laf olsun torba dolsun hesabına, kendisine yeşillenecek birilerini arıyor, aramakla kalmayıp bir de üstüne buluyor.Bunlar bünyeye lâzım şeyler. Yok, yoksa, aşk şarkılarında hislenmek için hep envanterden faydalanmak gerekiyor. Geçmiş ilişkiler milişkiler hatırlanıyor, eski defterler açılıyor. Bitmiş gitmiş davaların peşinde, üstün başın manasızca küf kokuyor.

Bu gönül işlerinde envanterden kime ne hayır gelmiş ki canım?...

Yolda karşımıza daha iyi bir şey çıkarsa değerlendiririz elbet; şimdilik bu kadarı da yetiyor. Hatta yetmek de ne, insan hayat belirtisi verdiği için resmen mutlanıyor." Ebru Çapa

2.05.2007

elifbağ öğreniyorum!

Aşkım isyanlardanın yerini aşkım nisyanlardaya bırakmasıyla birlikte hayat komplike olmaktan çıkar. ilk önce artık her yüzde ondan bir şey aranmaz, yeni birileri bulunmaya çalışılırken titizlik aranamamakla beraber bu ileri safhalarda sütten ağzı yanmaya dönüşür ki fenadır, insanlara daha bi temkinli, çekingen yaklaşılır kaşarlık müessesinde işe alınmadıysanız. arkadaşlara daha bir sarılınır, türkan şoray misali "herkesin sevgilisi" olunur. tensel ihtiyaçlarınızı arkadaşın ensesine tokat, saç çekme, ağlayan kızların omuzlarınızda oluşturduğu ıslaklıkla karşılanır, yeşerilir onun olmadığı her yerde canımlar başlar. asillikten avamlığa ya da tam tersine geçilir. ne değilseniz o olunur. Sonra teknolociler gelişir, geniş bant internet hizmetleriyle "al bak bu şargı bizim şargımız olsun", "of ne biçim smayli koydum ama" diyerek "ye avatarım ye" prensibiyle önceden mendil düşürme, gerdan kırma, göz süzme, dokundurma, elle tacizin yerini bu samimiyetsiz/soğuk/ucuz şeyler süsler. Ama geçecek de bir gün gelecektir. ne olucak bu gençliğin hali diye kaygılanmak yersizdir, çünkü gençliğin halini iki kurtlar vadisi bir sihirli annem arasına sıkıştıran entel kuntel sağlı sollu insanlar sorunların köklerine inmekten acizdir. gençler ise her önüne gelene verir. bu da görece iyi bi şeydir. fakat sorunu çözmeleri için onlarında büyümeleri lazımdır. ama büyümek kötüdür. Bu konuda tıbbın aktarlardan daha fazla ileride olduğu muğlaktır. Bu yazının da amacı sapmıştır. susulmalı, bavullar hazırlanmalı, yollara düşülmelidir.

1.31.2007

Vatan kurtarmanın türlü yolları


"Adam kararlı mı kararlı, vatanı kurtaracak. Oturmuş sabaha dek düşünmüş, 'Ne yapsam da vatanı kurtarsam' diye. Gözüne uyku girmemiş. Sonunda 'dank' etmiş kafasına, "Buldum," demiş, "G.-L. araba vapurunu kaçırırsam vatan kurtulur." Vatanını çok sevdiği için vapuru kaçırmış. Ama herkes onun kadar vatansever olmadığı için vapuru adamın elinden alıp kendisini de hapse tıkmışlar. Bu işi hiç anlamamış, "Allah Allah" demiş adam, "şurada ne güzel vatan kurtarmaca oynuyorduk. Neden oyunbozanlık ediyorsunuz? Yoksa siz vatanınızı sevmiyor musunuz?" Bu acemi vatankurtaran, vatan dediğin şeyin kolay kolay kurtulamayacağını henüz anlamamış belli ki. Vatan dediğin kocaman bir şey. Bir tarafını kurtarıyorsun, diğer tarafı batıyor. Sen canını tehlikeye atıp gemi kaçırıyorsun, etmedik lafı bırakmıyorlar. "Ne yani gemi kaçırmakla vatanın kurtulduğu nerede görülmüş birader!" "Valla bizim çocuklar o araba vapurundaydı, korkudan altlarına işediler. Vatanı kurtaracaksa işesinler, bir itirazım yok, ama bu arada vatan da kurtulmuş filan değil." "Vallahi bir zamanlar vatanı kurtarmak için uçak bile kaçırıldı, vatan gene kurtulmadı. Tınmadı bile. Lök gibi oturuyor oturduğu yerde. Bu vatanın kurtulmaya niyeti yok galiba." Vatan uğruna adam öldürmeyen, gemi kaçırmayan, hamburgerci bombalamayan genişçe bir kitle var. Bu insanlar çok bilmiş çok bilmiş soruyorlar: "Gemi kaçırdınız da ne oldu yani? Türkiye'nin dış ticaret açığı mı kapandı?" "Hırant Dink'i vurdunuz da ne oldu yani? Ulusal gelirimiz mi arttı?" Bunlar, her şeyi parayla ölçen iflah olmaz materyalistlerdir. Ulusal birliğimize ve bütünlüğümüze zararlıdırlar. Ama elbet sıra o ayrık otlarına da gelecek! Biz vatan kurtaranların en sinirlendiği şeylerden birisi 'Hepimiz Ermeniyiz' lafı oldu. 'Hepimiz Amerikalıyız, hepimiz AB'liyiz' gibilerinden daha anlamlı ve yararlı benzetmeler dururken nereden çıktı şimdi bu 'Hepimiz Ermeniyiz' lafı, anlamadım. Bildiğiniz gibi AB vatandaşı olmak için yanıp tutuşuyoruz. Adamlar ayaklarını giriş kapısına koymuş, 'Seyyar satıcılar ve hurdacılar giremez' derken bizi de iteleyip duruyorlar. Her sene Amerika'da 'yarı vatandaşlık' demek olan 'Yeşil Kart' için binlerce Türk kendisi feda edercesine çırpınıp duruyor. Birileri de 'Hepimiz Ermeniyiz' lafına pek alınıp gemi kaçırıyor!... " Türker Alkan

1.27.2007

1.25.2007

Arkanda arı var!


İstediğini bulamamanın ötesinde beşeriyeti daha bir vahamete sürükleyen şey ne istediğini bilememek/bileyememek/kestirememek. Bu sadece falların ilgi alanı iş-aşk-para-aile kategorilerinden de öte bir şey. Bu hayatınıza öyle bir sirayet ediyor ki baktığınız menüdeki yemeklerin hiç birini ya da hepsini istemenizin önemi kalmıyor. Sadece üzerinizdeki o dayanılmaz seçme dürtüsüyle bir şeyler söylüyorsunuz. Amaç-araç-anaç çoklamalarındaki karmaşa hayatınızı piç etmekle de kalmıyor tat tut bırakmıyor. Belki de ösese’nin bize daha bir benimsettiği bir dürtüyle/özgüvensizlikle ama ya öbürünü seçseydim, ya diğerini seçseydim ne olurdu, üç soru daha yapaydım Ottüye kapağı atmıştım diye üçüncü kuşaklara kadar anlatılacak yerinmeler hayatımız oluyor. Bi Eş kadar olamıyoruz, o Pikaçusunu seçiyor, keyfi yerinde. Hayatımız yaptığımız seçimlerin toplamıymış. Mış mış. Ben de seçmek isterdim. Otobüs firmamı, seçmeli derslerimi, palyaçolu zincirlerde büyük boy seçimini. Bilmiyorum her şey bir anda oldu. Aslında hiçbir şeyi gerçekten istememekten de kaynaklanıyor bu. Ne istedin de bahşetmedi yüce tanrı sana. Yediğin önünde yemediğin arkanda. Tabi şükürün de dozajını iyi ayarlamaktan geçiyor. ‘career bitch’lik ile meramını dillendiremeyecek kadar anadile sahip olamama arasında geniş bir yelpazeden Ph 5.5 kıvamında bi yer edinmek gerek.


iyi ki doğduk her birimiz!

12.20.2006

bu havada gidilmez!

"...Mevzu AB olduğunda, çook uzaktan bakan bizler bile bu kadar bezginken, siz memlekette ne haldesiniz acep? En büyük hüzün kaynağı, başımızı devekuşu gibi AB kumuna sokmuş olmamız, 'İsterim de isterim' diye salya sümük ağlamamız, 'AB olmazsa İran oluruz' korkusuyla yamanacak yer aramamız, bölünmüş kamplarda her gün daha yüksek duvarlar örüp birbirlerine diş bileyen insanlarımızla bir kıyamete uygun adım yürümemiz. Oysa her şey o kadar kötü mü? Ne petrolü ne gazı varken, mecbur olduğu için çalışıp üreten bir ülke, son 20 yıldır dünya pazarlarına çıkmayı da, malını ve emeğini satmayı da öğrenmiş durumda. Rusya'dan Orta Asya'ya, Afrika'dan Orta Avrupa'ya inşaatları, fabrikaları, markaları, işçi ve işverenleriyle Türkler zaten dünyayı fethediyor. 'Kapıkule'den ötesi' edebiyatının tabutu çoktan çivilenmiş. Bizde vatandaş devlete tur bindirmiş, içerideki zincirleri kırıp dünyaya kapağı atınca gücünün farkına varmış, gaza basmış gidiyor. Memlekette bu dinamizme güven, bu yaratıcılığa imkân olmadığı için herkes dışarı kapağı atmanın peşinde. Okun yaya, 'Senin götürdüğün, benim özgürlüğümdür' dediği gibi, gidenler aslında Türkiye'nin çok şeyini alıp götürüyor... " Suat Taşpınar

11.16.2006

know thyself

- saçımı kestireyim mi? + boşver iyi böle - değmezmişsin + nasıl yani
-------------------------
- saçımı kestirim mi? + çok kısa kestirmeeee + hani belçikadayken kestirdiydin ya + tarkan modeliii + öle yap - değmezmişsin + len
------------------------
- saçımı kestirim mi? + ne kadar + kestirdin mi - değmezmişsin + yaa
-----------------------
- saçımı kestirim mi? + kestirdin mi? + inanmam - değmezmişsin + haaa ay gozluum yok anam
--------------------------
- saçımı kestirim mi? + kestir bence - değmezmişsin
----------------------------
- saçımı kestireyim mi? + efenim ? - değmezmişsin + ne diyon yahu ?
------------------------
- saçımı kestirim mi? + evet + kestir - değmezmişsin + bu arka fonda duran fotodaki gibi yap
------------------------------
- saçımı kestirim mi? + hayıır! - değmezmişsin + kestir kestir
--------------------------------
- saçımı kestirim mi? + sen bilin - değmezmişin + kestirmek istiyosan neden kestirmiyosun?

11.05.2006

türkiyeli olmaktan tiksindiğim anlar

"Türkiye'de tarihi eserleri koruma konusundaki boşvermişliğin en son örneği, 'Çifte Minareli Medrese'de yaşanıyor. Selçuklulardan kalma, açık avlulu, iki katlı medresenin hemen yanına Büyükşehir Belediyesi tarafından 38 dükkân yapılıyor. İnşaat, mahkemenin verdiği 'durdurma' kararına rağmen sürüyor. Çifte Minareli Medrese'nin doğuya bakan tarafındaki işyerleri geçen mayıs kaldırıldı ve işyerleri yıkılan esnaf için 38 dükkân yapımına başlandı. Sivil toplum örgütlerinin tepki gösterdiği tarihi eser yanındaki yapılaşmanın önüne geçmek için dava açıldı. Erzurum 2'nci İdare Mahkemesi, 12 Haziran'da verdiği kararda inşaatın durdurulmasını uygun gördü. O günlerde temel seviyesindeki inşaat, verilen durdurma kararına rağmen devam etti ve neredeyse tamamlanma aşamasına geldi. Mahkemeye başvurarak durdurma kararı çıkmasını sağlayan avukat Necati Bölükbaşı, medresenin üçüncü derecede 'arkeolojik sit alanı', birinci derecede 'korunan kültür ve tabiat varlıklarından' biri olduğunu söyledi. Bölükbaşı, "Tarihi eserin tahrip olacağı, telafisi güç ve imkânsız zarar doğacağı için yürütmenin durdurulmasına karar verildi. Buna rağmen inşaat tüm hızıyla devam ediyor" dedi. Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Küçükler, 'konu yargıya intikal ettiği' gerekçesiyle konuşmazken, belediye adına savunma yapan üç avukat, "Medresenin yıkılan ihata duvarı (medreseyi ve avluyu çevreleyen duvar) önüne, tarihi ve kültürel dokuya uygun, bu tarihi eseri de koruyacak işyerleri yaptırılıyor" dediler." Radikal
(Fotoğraf: Dick Osseman)

11.02.2006

Serbest Düşme

Bu ülke adam olmaz belki ama umarım bi gün kadın olur. Bu sözler naçizane kendime ait. Kadının delik olarak görülmediği kadın olarak görüldüğü bi bağlamdan bahsediyorum elbet. Yoksa hepimizin bir iki eksik fazlayla delikleri mevcut. Artık etliye sütlüye bilimum çeşniye karışmadan yaşadığımız hayatlardan kurtulma zamanı değil midir yahu. Gaza gelemeyecek kadar ağır iç yaralarım var -vah yazık- gerçi bazıları bu yaraları gurur diye göstere göstere geçitler yapmayı da seviyor ama. Siz sesinizi çıkarın. Birilerinin çıkarması lazım. Hayat zaten çok saçma bi şey. Mesela; 21 yıl önce: Uzun zamandır deniz yüzü görmemiş bir şehirde bilmem hangi hastanede münasip bi yerden gün ışığına ulaşıyorsunuz. 18 yıl önce: Neyüdüğü belirsiz bir orta anadolu şehrine doğru muhtemelen sarıp sarmalanıp yola çıkıyorsunuz. 15 yıl önce: Annenizin size getirdiği kırmızı önlüğe bakıp Germenlerin kintergarten dediği aptal Amerikalıların çoğunlukla kindergarden olarak yazıya döktüğü şeye gitmeyi reddediyorsunuz. Bu belki de sosyalleşmenize belki de en büyük keti vuruyorsunuz.
13 yıl önce: Kimine acı kimine tatlı vatana giderken aşağıdan baktığınız bulutlara yukarıdan bakılabileceğini-ve daha iyi görünebileceğini- akıl edebiliyorsunuz. 11 yıl önce: Yeni okulunuza attığınız ilk adımda karşınıza çıkan insanın tali kelamının size kravatının amarikadan it-al olduğunu söylemesiyle -farkında olmasanızda- özal sonrası çağın en nadide sünepe gençliğiyle hayat bulmak zorunda olduğunuzu derinden hissediyorsunuz. 9 yıl önce: O’nu düşünüyorsunuz ama o aslında belletildiğiniz o değilmiş. Başka o’larında olabileceğini görüyorsunuz. Ama her şeye rağmen o’larda “her şeyi kendi yanından görür, almak istediğini alır” prensibinin dil, din, mezhep, ırk, cinsel tercih tanımadığını görüyorsunuz. 4 sene önce: Köşeli bohçasını kapıp gelen eli kalem tutan gençlerden oluşmuş bir eğitim kurumunda geçiçi entelektüel proletarya’nın içinde avaraj üstü-kime göre neye göre- bi yer ediniyorsunuz. 3 sene önce: Hayatınızın ilk ummadık taşıyla karşılaşıp hayatınız en güzel günlerini yokluğuyla bile yaşattığı için tanrıya şükür edebiliyorsunuz. 1 sene önce: Artık eski bayramların nerede olduğunu sorgulama hakkına sahip birey oluyorsunuz. Bayram = Çocukluk gibi basit bi denklemi çözmek biraz daha vakit alabilecek tabii. 6 ay önce: Yüzde onlara tekabül eden hocadan önce derse girebilme olasılığınızın yüzde doksanlık kısmını oluşturan bi günde hocanızın Frenkçe “bugün erkencisiniz beyim” serzenişleri arasında genelde resimlerine ve başlıklarına bakarak avunduğunuz metro gazetesini çantanızın içine tıkıştırıp dersin akışına kendiniz bırakıyorsunuz. 3 ay önce: İlk kez göreceğiniz bir şahısı karşılamaya ikinci dereceden akraba ile gitme zorunluluğunuzun bulunduğu, “burada gril yapmak yasaktır” tabelası görmenin tabii karşılandığı bir diyardan ayrıldıktan bir gün sonra ikinci dereceden en sevdiğiniz kimsenin tarlasında annesinden kopardığınız salatalıkları yerken, zararlı otları yolarken bulabiliyorsunuz ve sonra tırnaklarınızın içindeki toprakları fark edip neyin mutluluk olduğu konusunda ciddi çelişkilere düşüyorsunuz. 1 ay önce: Hayatın televizyon dizisi olmadığını anlıyor dolayısıyla hayatınızı beş-on kişilik düşük bütçeli bi sit-com gibi sürekli aynı yüzleri görmek zorunda olmadığınıza-olamadığınıza- kimsenin sizin akıl ve ruh sağlığınızdan öte olmadığınıza kendinizi ikna ediyorsunuz. 2 saat önce: Kendine olan saygısını kaybetmiş ama başkalarına saygıda kusur etmeyen biri olup olmadığınızı sorguluyor. Ekranda yaşadığımız layık cumhuriyetin en güzide iki medya mıymıyının sesini kesip rahatlığın krallarının didaktik eserlerini dinliyorsunuz. Yalnız olmaya alışık bir bünye olduğunuzu her dem artiz kıvamda söylemenize rağmen sessiz de olsa aptal kutudaki hareket eden insanlar-insancıklara “beni koru” kıvamında sesleniyorsunuz. 1 Dakika önce: Şarjınızın bitmekte olduğu ikazında bulunan dizüstü bilgisayarınızı, içinde bulunduğunuz namüsait şeraiti, radyasyon yayan her türlü zerzevatınızı, sizi çevreleyen insanları-insancıkları, derslerinizi, mesleğinizi, hayatınızı çok sevdiğinizi içten içten hissediyor ama asla sadaya dönüştürmüyorsunuz. 6 Gün sonra: Kısa bir müddettir tanıdığınız bir kimseyle en sevdiğiniz sevmediğiniz yazarlar hakkında adam gibi sohbetler edebiliyorsunuz. Bu size tanıyıp sevip de bok çiş muhabbetinden öteye gidemediğiniz arkadaşlarınızla olan münasebetinizden yer yer sıkıldığınızı, utandığınızı ama hayatın tek boyutlu, tek bahisli bir süreç olmadığını kavrayıp her yöne açık olma telkinleri içinde mobil mezarınıza-uyku ölümün kardeşidir- uzanıyorsunuz.

10.19.2006

"İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür." Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.

Boşluğum sana söylüyorum gelenim sen anla!

*Bazen karalar üzerine aklı paklı latin harflerini kimin için yazdığımı düşünüyorum. Bazen düşünmüyorum. Bildiğim bişey var. Ben samimiyim burada. İnsanların aptal yorumlarına ya da telepatik tacizlerine ihtiyacım yok. Kimseye verecek hesabım da yok. Kimsenin de benden alacağı birşeyler yok. Böyük bir edebiyatçı olamayabilirim. Derdimi anlatamaya da bilirim. Ben kendim için yazdığımı düşünüyorum. Bazen de düşünmüyorum. * İnsanlar nasıl bu mertebe sabit fikirli olabiliyor ki. Gerçekten kalp-beyin ya da sol lob-sağ lob ya da sol karıncık-sağ karıncık dilemmaları yok mu onlarda? * Yalnızlığın kaderimiz olduğunu çok derinlerde hissediyorum. Acılı arabeskle değil ama belki bi kings of convenience'in tutunamayan halleriyle. * "Tutunamayanlar" ne de güzel bir sözcük. Oğuz Atay'ın ağzını öpüyorum. * Hangimiz yansıtan bi objeye bakmadan yürüyebiliyoruz yolda belde? En azından bi göz süzüyoruz. İnsanlık adına çok utanç verici değil mi bu? Ancak aptallar aynada kendi oluşturduğu kımıldanmalara bakar. Bu bağlamda maymunlar ve insanlar en aptal varlıklar esasında. * Artık biri olmak olmak istemiyorum ama hayatımız o kadar pazarlar, pazarlamacılarla doldu ki yakında kapı kapı dolaşıp insanların kendilerini pazarlayacağından korkuyorum. Neticede bi toplumda mı yaşıyoruz. Pazar payımızı arttıtıp, kesemizi doldurmalıyız mı? * a,e,o,p,d,b,ö harflerinine sadece harf gözüyle bakmadığımız can sıkıntısında içlerini doldurduğumuz zamanlarda umut fakiri bi arkadaşım "bu dünyadan dolu gitmek önemli, gerisi boş" dediydi. Neden bilmem onu tekrar görmeyi isterim şimdi. * Aşk, "Ben seni sen olduğun için değil, senin gibi olamadığım için seviyorum"dan ibarettir. Yani neymiş. Aşk düpedüz aşağılık bi duyguymuş. * Aşk sözünü sevmiyorum. Aşk diyen günümüz gençliğine 3 yıla kadar hapis ve 35 bin yetele para cezası öneriyorum. Kabul edenler etmeyenler kabul edilmiştir.* En sevdiğim özelliğim kelebek gibi sokup, arı gibi uçmam.

10.17.2006

"...birbirimizi, kazanılması gereken topraklar olarak görmüyorduk. Sonsuz bir barıştı bu. Ama her yanda sürüp giden savaşa kızmayanlar, bizim oradaki barışımıza kızdılar..." Kürşat Başar, Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları

10.14.2006

holey! artık popomla da gülebiliyorum!

"Önce O. P., sonra E. Ş.’a açtığı davalarla gündeme gelen K. K. şimdi de Nobel Akademisi’ne dava açmaya hazırlanıyor. K., “O. P. da, ödülü de bizim gözümüzde şaibeli” diyor. .... O. P.’un kitaplarını okudunuz mu? Okudum, okudum. Hangi kitaplarını okudunuz? Edebi olarak nasıl eleştirdiğinizi öğrenebilir miyiz? K. romanını okudum. Bir iki eserine de başladım ama emin olun 50-55 sayfadan sonra götüremedim. Zamanımın boşa harcandığı kanaatiyle uzak kaldım ama K. romanını başından sonuna kadar okudum. Onu da edebi değeri son derece düşük, ikinci-üçüncü sınıf romancıların yazabileceği kitap olarak görüyorum." www.ntvmsnbc.com

sullen boy

"And there's too much going on
But it's calm under the waves,
In the blue of my oblivion
Under the waves in the blue of my oblivion" Fiona Apple

10.13.2006

Ne gülüosun? Çok mu komik?

10.12.2006

zeytinyağı olunmaz, doğulur.

Büssürü büssürü şey bilip susmak çok fena bişey. Konuşursam Türkiye sarsılmaz belki ama iç ferahlığına erebilirim -belki yapayalınayak yürümek düşer nasibimize- Herkes semranımlaşıp dominant karaktersizliklerini üzerimize boca ederkene böyle susmak, uyuz olmak, dingin olmak(?), cool olmak artık o taraftan nasıl gözüküosa öyle şey etmek bazen fena koyuyor. İçimden fena fena şeyler geçiyor. Egzorsistlik bi vaziyete bürünmesem de eskiden dört duvar arasında seçtiği manitalarına dayak uygulayan şimdilerde ekranda metrekare başına iki damla gözyaşı döken, "saygı duyuyorum" insanı; (sevgili noktalı virgül bi gün seni kullanabileceğim bi yer olduğunu biliyordum.) Z sınıfı filmlerden birinden gelip bana "Sen sevemezsin!" diyip boynunu bükerek uzaklaşıyor dimağımda... "İftar yemeği verilmektedir. Allah'ın rahmeti bereketi üzerinize olsun. Afiyet olsun"... Herneyse ne. Demem o ki siz insanoğlu susuyoruz diye ses etmiyoruz diye artizlik yapıp durmayın bana. Bi gün herkese içimdeki nefreti kusasım gelio. O zaman pimpişman -pippişman, bin pişman- bi vaziyette sünnetliler gibi elim pijamanın önünü çekiştirir vaziyette dolaşabilirim. Ama içim ferah olur. Çizimlerin ne olur peki? Hade sittir git burdan. Boşluğa dalan vaaar!!!

10.08.2006

we're nowhere and it's now

"...Sofya'ya Hollanda'dan yeni taşınmış bir kızla tanıştım. Burada çok mutlu. O da Hollanda'daki ırkçılığa uyum sağlayamamış. Bulgaristan'da her şey daha insani diyor. Yakın zamanlara kadar Hollanda pasaportlarının her sayfasında sömürgecilerin hayat öykülerinin yer aldığı, Noel Baba'nın çocuklara getirdiği hediyeleri zenci kölelere taşıttığı bir ülkede yaşayamazdım diyor. Ona göre de asıl uyumsuz olanlar başkalarına özgürlük dersi verirken, sermayeleri, askerleri ve misyonerleriyle yüzyıllarca kasıp kavurdukları dünyadaki evrensel adaletsizlikten sorumluluk duymayanlar." Gündüz Vassaf

10.04.2006

deneme bir'ki

Selam boşluk, Senle uzun zamandır hesaplaşmamış idik. Bilmiyorum nereden başlamalı. Son dırdırımdan sonra fizyolojik, psikolojik, topografik büssürü şey değişti hayatımda. Bilmiyorum ne yapmam gerek, nereye uzanmak gerek. Elimle yani. Elimin altından kayıp gidenlerle ilgilenmiyorum bu aralar. Hayatımın büyük bi kısmıyla ilgili olsa da. Sadece bi yerlere uzanmak istiyorum. Yurttan sesleri dinlerken bi başka boşluktan- apartman boşluğu- müziğimle uyumsuz birlikteliğinden rahatsız olmadan huzurun dünyanın hangi köşelerinde olabileceğini düşünüyorum. Huzur hakikaten bizim içimizde mi? Ne kadar kaçarsak kaçalım popomuzun arkamızda olduğu prensibinden mi hareket etmeli? Huzur bence ikiye ayrılıyor. Bir iç huzur iki dış huzur. Dış huzurumuzu kapının huş ağacından mı yoksa çam yarmasından mı yapıldığı, kürtlerin şimal diyip bakamadığı o sarı kocaman şeyin gönderdiği sinir bozucu ışınlardan korunmak için ördüğümüz duvarların kalınlığıyla, taktığımız gözlüklerin afili camlarıyla ilintilendirdiğimiz kah ters kah doğru orantılarla, parası olanın gocunduğu bu akıl almaz sulu gezegenle bulabiliyoruz, ama iç huzur? Bilmiyorum. O hiç normal değerlerine ulaşamıyor. Aileler, asla ulaşamadığınız maşuklar, ulaşmak istemediğiniz aşıklar, füturuzca duyduğumuz fütürist kaygılar, arkadaşlar, onların patlattıkları çanak çömlekler, sizin onlarla kurduğunuz monologlar, çağdaşlarımızın keşfedip elimize, cebimize, dizimizin üstüne tutuşturdukları dikdörtgenler prizmaları falan filan. Ruhumuzun her bir hücresinin manda ve himaye fikrinde hemfikir oldukları zamanlar işte. İç sesin dış sesle olan muhteşem çelişkisini yanlız sizin fark edebilmeniz belkim de.
Hayat bu kadar kolay değil ağıraksak. Herkes çocukluğuna dönmek ister böyle zamanlarda. Ben ölümüme dönmek istiyorum belki de bilmiyorum. Ben neden insanların toprak yedikleri, altlarına sıçtıkları, ellerine tükenmez kalemle nebati motifler bezediği zamanlara dönmek istediğini biliyorum çünkü o zaman düşünmüyorduk. Birer küçük salaktık-hala öyleyiz- . Sülüktük. Sıçmak için bile annemize muhtaçtık ya da en hareketli organlarımızdan kırmızı, beyaz çeşitli kıvamlarda sıvılar gelmiyordu. Hayatın onlarla yürüdüğünü bilmiyorduk belki de ama insanın ölüme dönmesi daha güzel. Bilmek çok güzel bi kere. Sonunu görebilmek. kitapların, filmlerin, sokakların, karaların sonuna gelmek için gösterdiğimiz gayreti sonumuzdan kaçmak için gösteriyoruz. Bilmek bence dünyanın en güzel şeyi. Herşeyi bilmekse insanın sonu. O yüzden ölüyoruzdur belki. Belden aşağı irtifalarda gezdirmediğimiz kitaplarda söylenen melek belki bize herşeyi söylediği zaman ölüyoruzdur olamaz mı? İlla eline tutuşturduğumuz orağıyla, Neslihan Yargıcı rengindeki berbat kostümüyle mi gelip götürmesi gerekiyor bizi? Sanmıyorum.

9.26.2006

susarsak, su mu içeriz?

"Şikâyetten bıktık. Ekşimişlikten bıktık. Mutsuzlukları devletin, resmi tarihin, resmi yorumların üstüne atmaktan bıktık. 'Yerim dar, oynayamıyorum' bahanelerinden bıktık. Elimizi taşın altına soktuk. Dünya Bankası'ndan, UNESCO'ya kadar savunabileceğimiz bir model yaratmanın peşine düştük. Başarabilirsek, ki hiçbir şüphem yok, bu modeli ihraç etmek istiyoruz. Nereye? Tokat'a, Ağrı'ya, Giresun'a... Yükseköğrenimde hamasetten de usandık. Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz diyoruz. İddialı değil miyiz? Elbette, iddialıyız ama şıklıkta değil, akademik performansta iddialıyız! www.kapadokya.edu.tr'ye bir bakın, olmaz mı?" Alev Alatlı

9.18.2006

istanbul ankara istanbul brüksel gent brüksel anvers brüksel brugge brüksel lüksemburg barcelona brüksel anvers brüksel berlin brüksel paris disneyland paris brüksel amsterdam rotterdam amsterdam brüksel berlin antalya denizli ankara istanbul denizli yatağan bodrum yatağan akyaka marmaris yatağan bodrum yatağan muğla yatağan dalyan yatağan istanbul ankara... ve şimdi yine istanbul. bu sene ki baş döndürücü yolculuğum istanbulla nihayete erecek. bilmiyorum neden. bu kadar uzak kaldığım için mi yoksa görme kapasitemi aşıp bakma haddesine getiren bu köksüzlük duygusundan sonra istanbul'a o debdebeye katılmak, insanların vahşi hayatında yer bulmak istemiyorum. Bundan bi sene önce istanbul cangılını dünyadaki her insanın yaşamak isteyeceği bir mekan sanıyordum. ama insanlar istanbulu sevmeye de bilirmiş. ben de artık yavaştan kendimi kaptırmadan çekmek istiyorum. ama öyle bi girdapkine çırpındıkça içine giriosun sanki. kendini bi bok sanan çok katlı yığma taş binaların arasında ömrünü harap etmeyi bile düşünüyorsun. onlara yağ döküp yaladığın da oldu. her ruhsal doyumun ve bilmenin getirdiği bıkkınlıkla söylüyorum. Şu ecnebilerin "home" dediği bizim ise yuva diye duygusal gerizekamızla türettiğimiz sözcüğün tanımladığı işte o her ne ise onun içinde bi mühlet daha yaşamak istiyorum. mümkünse kimseyi görmeden. buradaki mavi duvarlar bana çok yardımcı oldular. hiç üstüme üstüme gelmediler. dünyadaki pis işlere bulaşmadılar. en azından insan değiller. ne kadar pis olabilirler ki. yarın yine o kimsenin anlamaya dinlemeye çalışmadığı sadece en tepeye çıkmaya gayret ettiği biçare memlekete dönücem. yeni arkadaşlarımla, yeni hayatımla, yeni buhranlarım ve eski aşklarımla beni bir başına koyacak. ama kendimi değersiz hissettiğim anda kapanına kısılan binlerce zavallıyı görüp sadist mutluluklara vasıl olmamdaki aslan payın kendisine addettiğimde yine gerim gerim gerinip, yüz yedi tepesiyle gerdan kırıcak. bi gün sensiz de kendimi bulabileceğim bi memleket olucak. o zaman 9 şiddetinde depreşsen bile sana acımicam...

9.14.2006

veni vıdı vıdı

*Yaşam geri bakarak anlaşılır, ileriye bakılarak yaşanır. S. Kierkegaard *Dünyanın en güç işi birşeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir. T. H. White *İnsan yaşamının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir. Çiçero *Bir adam en çok sevgilisini, en iyi biçimde ailesini, en uzun da annesini sever. İrlanda *Bir biçimde doğar, fakat bin bir biçimde ölürüz. Yugoslavya *İnsan dışı ile karşılanır, içi ile uğurlanır. Moğolistan *Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin. Tibet *Kadınlar gülebildikleri zaman gülerler, istedikleri zaman ağlarlar. Venezuella *İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar. İskoçya *Tanrının gülü dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret ediniz. Arabistan *Üç taşınma bir yangına bedeldir. Japonya
(Fotoğraf: lienosaurus.deviantart.com)

9.13.2006

Gürgen'ce!

"Karnı artık iyice belirginleşen sanatçıya fan club üyeleri; Kenan Doğulu'nun fan'larıyla Doğulu'nun konserinde bir araya geldiklerini söyledi. Bu haber karşısında çok mutlu olan Gülben Ergen; "İşte dayanışmanın en güzel örneği! Fan'larımla zaman zaman bir araya gelerek sohbetler yaparız. Onların fikirleri benim için çok önemli!. Hem Kenan'ın hem de benim fan'larım birçok sanatçı arkadaşıma büyük bir mesaj verdi" dedi." Sabah

9.05.2006

evrende yanlız mıyım?

"Bakakalırım giden geminin ardından,
Atamam kendimi denize, dünya güzel,
Serde erkeklik var, ağlıyamam." Orhan Veli

9.02.2006

Bu tekliye dikkat! (Kimseye ünlenmiyor aslında nokta da olur.)

*of. puf. karnım ağrıyor. içim sıkılıyor. bu blog mereti de kimse kapıyı açmassa gelinicek son nokta sanki. kuma gibin. her zaman kucak açıyor. karakucağam menem. aklımdan onbin tane meret (sıkıntı veren, hoşlanılmayan şeyler veya kimseler için kullanılan sövgü sözü) var. gözlerimin görme kapasitesini kısmak istiyorum. sorun bulaşık bezinin yer bezi olarak kullanımını görmek diil. daha büyük. canımı çok sıkıyor herşey. japonlar daha az mı şey görüyor acaba. öyle çektirsem kenarlardan. en azından serpil çakmaklı gibi. ama yok estetik operasyon beklicek. o vakit güzel günleri de göremem ki. keşke güccük pilens gibin herkesin böyle bi gezegeni olsa.- tamam küçük esnaflığı da geçti bu direk seyyar satıcılık ya sus ağıraksak-. *ya of şarkılar ne için dinnenir? ne için yazılırlarsa o için değil mi biraz da? yahu sebilimiz sübyanımız nie büyük acılar çekmiş gibi şarkılar dinliyor, ya herkes kendini unutulmuş yeşil"cam" artizi sanıyor sanki. allam yeter ya. kimse kimse için ölmüyor ki nie kendimize işkence ediyoruz. anca bir kimse bir kimse yüzünden ölüyor. of bu şarkılar gerçekten ya of. geçmesini bekliyorum. gazetelerin tencere, tava, araba sattıkları dönemlerinin geçişi kadar kısa(!)-bu işaret sanki "şaka bi yana" kadar sevimsiz bi rospu çocuğu işareti sanki- olsa keşke. *insanlardan da rahatsız oluyorum artık. yaşlandım mı ben? ama hayır yaşlanınca biri gelse de bahçemizdeki eriklere dalsa diyeceğiz. yok bu yaşlılık değil. ama kendimi hayattan paso darbe yemiş bir hayat erkeği gibi de hissettiğim doğru. hayır yakınımdakiler siyasetçi değil ki neden beni il yapmayı vaad ediyorlar? hayatta bi kaza olmak kadar huzur veren bişi yok. bi çektirin gidin. bak hala yakamda. * sevmek de çekilir dert diilmiş be boşluk. kişisel telkini tasfiye ediyorum artık. *Sıradaki parça dünyalı dostlarımıza gitsin roger sanchez söylüyor another chance...

8.28.2006

*bişi diicem ama kızmayacaksın tamam mı? hayatı seviyorum. sanki ayıp gibi geliyo bana. *nasıl demeli ki nasıl izah etmeli. iltimas yapmaktan başka bir çıkar yol var mı? ama yok etmicem bu sefer. yazarlar çizerler türkücüler pandomcileri taklit ediyoruz. coğrafya gibi sonuçları bir sentez olarak sunan bir bilimiz sanki. saf diiliz. anca saftirik olabiliriyoruz. *okumakla hadım olunmuyor abazalık baki kalıyor. küçük kabartılarımızla yaşamı seviyoruz. ne ayıp. ne ayıbı ya bi sus taşralı seni. *cinsel devrimimiz tamamlanmadan aşık meşk diye saçmalıyoruz.. illa tükkanın önü açık olucak. o hiç gelmicek ki. *ya sonuçta bu allahnan benim aramdaki bişey. ya sonuçta bu bi ihtiyaç. bıdı bıdı bıdı.*"neden geceler bu kadar sessiz? neden rüyalar bu kadar uzak?" rafet el aman

8.20.2006

çog mu momik?

"Belçika'da Flaman-Valon çatışması bitmiyor. Ülkenin Almanca konuşulan Flaman bölgesi lideri Yves Leterme 175 yıllık Belçika devleti için "Tarihin bir kazası. Kral, futbol ve biradan başka hiçbir ulusal değeri yok" dedi. Şok yaratan bu sözlerin sahibi Leterme Fransız gazetesi Liberation'daki ropörtajında Fransızca konuşanlara da yüklendi: Akıl kapasiteleri Almanca öğrenemeyecek kadar sınırlı..." Sabah

"huhuh ohumah istiyorum!"

"Okulun Mütevelli Heyeti Başkanı yazar Alev Alatlı, "Kapadokya aşığı mali müşavir M. Ş. bir rüya gördü, bu rüyayı yaşama geçirdik. Genç nüfusumuzu kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilecek becerilerle donatamazsak, bugünün Kandil Dağı, yarının Erciyes'i olabilir. İşsizliğin ülkeye neler getirdiğini görüyor ve yüreğinde bunu hissediyorsan bir şeyler de yapmak gerekti. Biz de şikayet etmedik. Elimizi taşın altına koyduk""(iki tırnak işareti bir hamama yakışır) Sabah

8.15.2006

close

"I don’t put a smile upon your face no more I can’t make your heart shine like it did before You don’t listen to my stories anymore You can’t comfort me the way you did before Was I too loud?, was I too bad? Was I too open? Was I too high?, was I too fast? Was I too close? I don’t feel your lips like the first kiss I’d rather run away than sit to face the truth Was I too proud?, was I too hopeful? Was I too needing? Was I too crazy?, was I too long? Was I too giving? No matter how far, no matter how long I will be there" télépopmusik

8.13.2006

"Hollandalı arkadaşım, "Türkiye'de insan hakları ihlalleri ibret verici, insanlıksa müthiş" dedi. Teşvikiye metrosunda düşünce, yardıma koşanları anlatıp bitiremiyordu. Kendine gelsin diye bir odaya almışlar, isterse hastaneye, evine, refakat etmeyi önermişler. Bir ay önce Amsterdam'da süpermarketteyken tersi olmuş. Olmaması gereken yerdeki malzemeye çarpıp düşünce, etrafındakiler suçlarcasına bakıp, şahit olmamak için gözlerini kaçırırken, ilgililer, ihmallerinden kaynaklanan kazayı görmezlikten gelmişler. Aynı, Irak'a uygarlık götürdüklerini iddia edip, birbirlerine düşürdükleri, acz içinde bıraktıkları yerli halkı suçlayıp aşağılayanlar, İsrail'in işlediği savaş suçlarının adını koymadan, "Ama Hizbullah..." diye başlayıp, kendiliğinden menkul küresel hakem pozisyonlarından üstünlük taslayanlar gibi. Dünyamız isyan edenlerle, suçlu sensin diyenler arasında ikiye bölünüyor. Magna Carta'dan bu yana insan haklarını evrensel ahlakımızın parçası haline getiren uygarlıklar, uygarlık götürdüklerini iddia ettikleri yerlerde yaşam hakkını çiğniyor. 20. yüzyılda devlet terörizmi dengesinin iki ayağından biri olan Sovyetler Birliği'nin çökertilmesiyle Anglo-Amerikan egemenliğinde Batı, yüzyılın başında olduğu gibi meydanı tekrar boş buldu. İnsan haklarıyla hukuku, 21. yüzyıl haritamızda geçersiz kılmalarıyla, biz de türümüzde hâlâ varolan içgüdüsel duygularımızla sürdürmeye başladık insanlığımızı. Bir yanda Batı'da toplumsal kurumların kayıtsızlığında anonimleşen insan ilişkileri, bir yanda insani duyguları infiale indirgenen mağdurların adalet anlayışı. Bir yanda Batı'da yalnızlaşan, korkuyla beslenenler, bir yanda mağdurların intikama yönelme potansiyelini taşıyan içgüdüsel duygularının tezahürü. Bir yanda gündelik yaşamlarının tüketicisi, değer mefhumlarını yitirip her şeyin fiyatını bilenler, bir yanda ölümle iç içe yaşamaya mahkûm edilen, hayatta değerli bulduklarımızın maddi karşılığı olamayacığını bilen, mağdurlar. Yıllar önce İngiltere'de bir çift, bakmışlar ki ülkelerinde cürüm artıyor, eğitim ve sağlık sistemlerinden gelir dağılımındaki adaletsizliğe kadar her şey kötüye gidiyor, insanlar psikiyatristlere muhtaç, kültür metalaştırılıyor, demokrasi oligarşiye dönüşüyor, ırkçılık kol geziyor, ne yemekleri yemek ne iklimleri iklim, çocuklarıyla haritayı açıp uygun bir ülke bulmuş, tası tarağı toplayıp taşınmışlar. Bir hafta geçmemiş, Güney Amerika'da İngiliz müstemlekeciliğinden kalma Falkland Adaları'na, Arjantin'in sahip çıkmasıyla gittikleri yerde savaş çıkmış. Yitirdikleri değerler peşinde Batı'dan kaçan Batılılar, hiç olmazsa emeklilik yıllarında huzura kavuşabilecekleri, alıp başlarını gidebilecekleri bir dünyayı gün geçtikçe yok eder oldu. Davos toplantılarında, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü'nde aldıkları kararlarla kârlılık adına desdekledikleri totaliter rejimlerde, çökerttikleri ekonomilerde, neden oldukları göçlerle milyonlarca insanı Batı'ya sığınmaya, onları aşağıladıkları işlerde ikinci sınıf vatandaş olmaya zorladılar. Şimdi bu insanların yaşam tarzları, tepkileri, Batı'yı kendi evinde de huzursuz ediyor. Küreselleştirdikleri dünyada tatil için seyahate çıkmaya korkan Batılı, artık kendi evinde de korku içinde yaşıyor. Kendileriyle birlikte başkalarını da batırıyorlar. Belki teknolojilerine güveniyorlar, belki de mahvettikleri dünyayı yoksullara bırakırken kurtuluşlarının uzayda olacağına inanıyorlar. Batı, kendi uygarlık bunalımı içinde yolunu kaybetmişken, infaz ettiği vatandaşlarının organlarını bile satan 21. yüzyılın dev adayı Çin, olup biten karşısında ellerini ovuşturarak gelenin gideni aratacağı tahtına oturmaya hazırlanıyor. " Gündüz Vassaf

8.11.2006

acaba nedir nedir?

8.08.2006

bir kadım bile yok, anlıyor musun?

*belirsizliklerin hayatımızı belirlermesi biraz garip değil mi yahu? yani hani belirsizlik ya belirlememesi lazım sanki. yani yasaklamak yasaktır veyahut asla asla deme gibi bişi bu. ya da değil bilmiyorum. *bir çok annenin dolup taştığı kaderi yaman bir topografyada bizden ötede olan beriki medeniyetlerin anca kaplarını kacaklarını oğuşturarak hangi seviyeye yükselebiliriz ki? cin de çıkmıo zaten. ama çıkaydı şu anda iç ferahlığı, kimsenin pekmezinin dökülmediği bir cihan bi de yapay çiçeklerin yerini esastan çiçeklerin kapladığı -oksijen manyağı olurduk lan-bir türk diyarı isterdim. düşünsenize yahu. aa ne güzel bi dünya olurdu.

8.07.2006

gelin protonlar bir olalım!

bi dakika bi dakika şu an elimize ulaşan son bir haberi iletmek istiyorum. şu an dünyanın en bahtiyar insanı benim. birazdan geçicek ama olsun. adrenal diil bu başka bişi. vur-kaç taktiği uygulayan eşkiya hormonlar sizi. kırk yılda bir kendi dünyamızdan geçen ve sadece bir kaç "yüz metre koşusu" "uzunluğundaki hissiyata veda ediyoruz. el sallayın.

aaa-politik

"Cümlemize hayırlı olsun. Zaten Mesut Yılmaz da Erkan Mumcu'yla anlaşmış, 'vatan'a dönüyormuş. Demirel'in gıdıklanmadığı an vaki değildir. Ecevit de iyileşti mi, frigoları hazırlayın. Korku filmleri sadece perdeyi değil hayatı da basabilir. " Nur Çintay

avec que? ou qui?

"fill your life with something else baby" editors

7.23.2006

kaygısız aptal

-aaa bak hayat kuş geçio? hayat hiç oralı olmamaktadır. bu durum da hayata tükürüklü bir öpücük kondurmanın da manası meali yoktur.

7.22.2006

"bazı zavallıların dediği gibi deme sakın. onlar şöyle diyor: - benim oğlum arslan gibi! bir seksen, bir doksan boyunda, 70 kilo, 80 kilo diyorlar. ona diyorsun ki, bu ölçü insan ölçüsü değil. metre ile ağaç kütükleri ölçülür, metre ile kereste ölçülür. Senin oğlun odun kütüğü mü, kereste mi ki, bunları ölçü olarak gösteriyorsun" dualı namaz hocası yusuf tavaslı kişisel not: bu kitabın fazlası kesinlikle zarar. Fotoğraf: B.K.

7.21.2006

bu kaç?

"Bir gazetede gördüğüm haber başlığı şöyleydi: "Yeditepe Üniversitesi, Atatürk ilkelerine bağlı öğrenciler yetiştiriyor." Ne yani, öğrenci Atatürk ilkelerine bağlı olmak için mi üniversiteye gidiyor? O iş ilk ve ortaöğretimde yapılır. Üniversite dediğin belli konularda uzman (ya da uzmanlaşmaya hazır) kişiler yetiştirir. Üniversite her türlü ' izm'in sorgulandığı yerdir. " Emre Aköz

7.19.2006

papa don't preach

umut dolu bir hayat bekliyor sanıyordum bu yenilenmiş türkiye sezonumda. ama hiçbişey öyle değil imiş. zaten hiçbişeyin beklendiği gibi olmayacağını uçak yere sürttürdüğü zaman türk menşevli kardeşlerimizin el çırpmasından anlamalıydım. altı ayda muasır medeniyetler seviyesine gelmeyi beklemiyordum ama... bişeyler işte. bohçamı toplayıp sudan'a gitmek iç savaşlarına beyaz bayrak sallayarak katılmak istiyorum. insan ideallerinden çok küçük olunca bir anahtar-kilit ilişiksizliği vuku buluyor. hafif kadınlar gibi "bu hayatı ben seçmedim tamam mı?" demek istiyorum. baba-ı alinin egolarını ben tatmin etmek istemedim. ben istemedim böyle olsun. yoruldum artık. ben kendi hayatımı yaşarken başkalarının benim hayatım üzerinden prim yapma sevdalarını anlamıyorum. ya bu benim kendi hayatım yahu. niye beyninizin masturbatik sıvılarınızı dimağıma boşaltıyorsunuz. çocuğuma bunları yaşatmayacağım na şuraya yazıyorum-nereye nereye?-. ben istiyorum ki içinde kompülsif geçen bir sinir hastalığından yatırsınlar beni bi düşünen adam bi sıçan adam bi örümcek adam ne bileyim hiç olmadı napolyon olayım. insanlardan korkuyorum. bunu daha önceki noter vekili nihat beyanlarımda da belirtiğim üzre. insanlarla iletişirken üzerime bir kondom geçiriyorum. daha sonra üzüntülere gebe kalmasın diye yaşantım. of ağıraksak yapma böyle. bak filistin olsun neblim dünyanın binbir köşesi yaz köşesi kış köşeşi. ama olmuyor işte. ille de bencil zencilik. hamiş: yaz kızım. hayatının top on kısmında köklü değişiklikler yapılacak-aragaz-.

7.18.2006

hızır aciz

oğul: selam oğul: çay var mı? babası: var var babası: azzz sonra oğul: ii hanımına söyle bi maniniz yoksa oğlunuz size gelecekmiş de babası: bekleriz dedi

7.17.2006

Korkuyorum Anne

7.04.2006

ich bin nich ein Berliner

bugun eski mesklerimi zikrettim de ne fena biriyim. tamam kutsal bir vaka vuku bulmus degil belki ama. niye yani-sacmaliyorsun hayir-. bugun bir hosum. icim huzur duygusuyla doluyor ustelik belirsizligin testisinden. belirsizlikten de ziyade bir kokteyl kivaminda. ama cok da hosunuza gidiyor bu. "tekrar aranmak" o sekerleme reklamlarindaki yasli amca ve teyze misali ustelik biraz da cikar yumaklariyla orulu bir halden sinekten yag cikarircasina duygusalliklarinizi sandiklardan cikariyorsunuz. a ne cok duygusallik varmis yahu. unutmusuz azizim. onlari kornise gecirirken kollarim pek yoruldu ama mis gibi de oldular. kalbimn namusu bu durumda duygusalliklar mi oluyor. agiraksak mubalaga, tesbih, tecahul arif soz sanatlarinin agdasi seni de rahatsiz etmio mu? fak yu. neyse neyse bugun kendime testisi elinde isimli parcayi kemal temizden kendime armagan ediyorum. bakin freudyen geometriyle yaklasmayin yakarim.

6.26.2006

sadece ciddi olanlar lutfen

cok ciddiyim. eve donmek istiyorum. hayir bulundugum mekan degil tek sorun. baska parametrelere bagli olarak da boyle hissediyorum. ya da ne dedigimi bilmiyorum. korkuyorum. yanlizliktan mi hayattan mi bilmiyorum ama bu korkutugum sey kafasi kadar gozluk takanlar ya da kelvin kilayn donlarinin gozukmesi icin eller havaya yapmasi gerekmeyen insanlar kadar korkunc. bir o kadar da ciddiye alinmamasi gereken bisi ama aliyor insan ister istemez. *yarin akrabalarimin yaninda olacagim. ya bogulursam diye de korkmuyor degilim. *iyi ki masuklar var hayatta yoksa cok kisioglu cok basarili olabilirdi. mesela bakin ornekliyeyim hemen ebru gundes neden boyle cunku deli divane isimli video klibinde annesi olacak o zalim kadin kafasina kafasina geciriyordu cantayi hanfendinin. iste sonuc. *aile kadar garip muessese gormedim yani bu sado mazoculari bile anliyorum ama bu aile muessesini anlamiyorum. *para insani pek rahat ve mutlu eden bi olcu ozellikle likitse. kisveli harikalar kampanyasi. yalanin bini bir para!

6.22.2006

hos musan dolu musan bos musan

uykum geldi yatmaliyim. insan kendini surekli bisey yapmak zorunda hissetmesi, ayrica bunu biraz da birileri icin yaptigini hissetmesi cok fena. umarim altimdaki yeni kimse horlamiyodur... ( uc nokta niye konuyo oraya? kayip genclik)

6.21.2006

sihirsiz mantarlar

icinde bulundugum nadan kimselerden siyrilmak istiyorum. ama ne kadar. kendindem de biraz. son sinavima giriyorum. cep telefonunu once hupletip sonra gumburdetmek de istiyorum ama kontorum pek fazla degil. bir kac saat sonra basimi camina yaslasyip mazosist zevkler aldigim otobusum kalkip beni baska illere goturecek. yolda giderken yine agaclar gorecegim. hepsi ayni-bakar kor-. bi yerlere kac kilometreler kaldigini bilmeden seyahat etmek niyetindeyim. umarim gordugum iki tabela arasindaki mesafe farkini gecen zamana bolmek suretiyle kac zamanda varacimizi, otobusun hizi gibi hayati guzel kilamayan ayrintilara takilmam da adam gibi uyurum. insanin nereye ait olmadigini gormesi de bir seydir. siki siki siki kopye gucu! ve tekrar yayini 'Ben düşüncenin suç olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşamak istiyorum' Perihan Magden

bilen çok, cevap yok nasıl olsa

*Şu andaki hissiyatımı dillendirmek istiyorum. Bak dillendiriyorum. Gerçekleri yalnızca gerçekleri söyleyemeyeceğim içinse üzgünüm. *Bugün otobüsle Paris diyarından Brüksel diyarına seyahat ederken çok fena şeyler hissettim. Ama bu elindeki altınları göstermek için şuraya diye el eden teyze modeli değil. Bu benim en saf en altında Freud amcanın cinsel bir takım numaralar bulamayacağı bir şey. *Korkuyorum. Neden korkuyorum o da muamma. Sanırım bunu boşluğa söyleyemem. *İnsani boş bırakmamalı belki de sırtından ab-shaperı karnından biranın etkilerini eksik etmemek gerek. İnsan düşününce çok fena oluyor. Geceler gibi. Aslında insanlar gecelerden korktukları için uyuyorlar belki de. Ya da biricik tanrım biz kafayı yemeyelim diye uykuları icat etti. Şimdi bırak ağıraksak Amerikaları yeniden keşfetme. Sana ne? *Demem o ki gecelerin üzerine yapılan nağmeleri inlemeleri bir külliyat halinde yayınlasak hiçbir hanımefendi kafasına koyup da hanımefendi gibi yürüyemez. Üstelik “ben dünyanın en gözel garısıyam” bile demeye fırsat vermeden yere yığılır kalır. *Yolda tarlalar ağaçlar gördüm. *Konsept bu değil. *Boşluk ne kadar az doldurursan o kadar var olur. Belki de yok olur. Bilinmez böyle şeyler. *İki erdemli insan demiş ki “çözülmemiş bir gizem istiyorum, parçaları kayıp bir yap-boz istiyorum” demiş. Senin anlaman gerek esasen boşluk. Ne zamandan beridir boşsun. Herkes bunları istiyor bence. Herkes sürüklenmek istiyor. Birini çok sevmek, çok acı çekmek ileriki yıllarda diğerlerine anlatmak için film senaryoları istiyor. Tabi ki başrol ve kaprisler. Kimse gıdık yapmak istemiyor, istenmeyen tüyler hiç istenmemişti zaten malumunuz. *İyi ki aşk var. Bu iyi ki Atatürk’ün Allah’ın olması gibi. Yani mesela tanrı dediğimiz olgu. Bazen istenmeyen kimse oluyor. İşimize gelince istenen ya da. Aşkı istiyoruz ama aşk için gereken gücümüzü ve acizliğimizi yalnızlıktan alıyoruz. Ne yaman çelişkiler. *Şairler garip insanlar saçmalayıp hayatı çok güzel ifade edemiyorlar. Yani edememeleri çok güzel. Çünkü edemeyeceklerini biliyorlar. *Aslında bu yazı paradan sudan olması gerekiyordu ama maşuk yine galip geldi. Gelsin yeter ki gelsin. Mavilerde boğulmak için bir sebep daha. *Yeni insanlar tanımak kaç kalori yakıyor acaba. Selülitlere iyi geliyor mu mesela. Hangi bölgemizi çalıştırıyor. *Kadınlar hakkında edindiğim temel bir öğretiyi Arap bir arkadaşımdan öğrendim. Daha doğrusu üçüncü göz gibi bir şey. Şöyle söylemişti er kişi. Kadınlar eğer senden daha iyi bir seçenekleri varsa sen asla varolamazsın. Yani bir haza hanfendi sizinle müşkül ise bilin ki onun için en iyisisiniz o lahza.-bana da lo lo lo yaparsın belki- Tabi ki belirli bir süre. *İyi ki erkekim.

6.12.2006

bi baktım ki hiç bişey anlatamamışım..

*gidiyorum ben.*bu brüksel hanesinden yazdığım son hezeyanım olacak sanırsam. aslında ne yazılır onu da bilmiyorum. sadece herşeyi son güne sığdırmanın getirdiği bi telaşla bunu da yazayım dedim. mesela yazarlarda böyle mi acaba. ama onlara para veriyorlar. benimki kamu hizmeti bile değil. olsun şu lahza içimden ve etrafımdan geçenleri yazabilirim.* iki yan balkonda iki türk gece hayatı anılarından bahsediyorlar. ama ben bülent ortaçgille onları bastırdım. yan tarafımdaki afro-mülayim kız gelmez ise iyidir.* bi gündür(samimiyetsiz ünlem) arkadaşımdan istediğim linki arkadaşımın yoğun çabaları sonucu bulmasının akabinde ben o linki kaybettim. * linkin türkçesi yok mu yahu? * niye içimden biyerlere gitme isteği söndü bilmiyorum biri bana deniz kokusu getirse keşke. * büyümeye başladığımdan beri insanları anlamayı bıraktım. acaba kötü mü yaptım? * onu bunu aramak, elektrik faturası yatırmak, müşteri hizmetlerine bağlanmak, danışma bölümlerine danışmak hayatta haz edemediğim ürktüğüm, sesimin titrediği, tüylerimin diken yanaklarımın gül olduğı anlar. milyon dolarlık bebek bile olsanız oradaki askeri ücretli ağzında sakızla vernikli ahşap "tezgah"ın ardındaki sosyete pazarından alınmış d&g sıfır koldan fışkıran bıngıl kollara teslim etmeniz gerek kendinizi. yani belki bu açıdan güzel. sosyal adaleti ya da adaletsizliği bu şekilde dengeleyebilirsiniz. sosyal patlamaları ancak arjantinde görürüz böylece. ama niye benim gibi zavalli bir "bilinçli loser"a eziyet edersiniz. ben sizin çekmecenizde duran örgü şişlerinizi üst katlarınıza, asal çarpanlarınıza diyor muyum? gerçi onlarda asla asal çarpmazlar size ama. benimki de laf. * geçenlerde ergenlik sonunda emokid olabileceğime hükmettim. ama ruhen. fiziksel olarak asla o kadar yetenekli olamam. * sanırım hayatımı fotoğraf çekerek hayatımı kazanabileceğimi bilsem fotoğraf çekerek hayatımı kazanırım. * dua edin boşluk da nakitim yetsin izafi uzaklardayken.* sanırım asla bi diyara kök salamayacağım. korkuyorum. ben dünyalı olmak istemiyorum. ben bir şehirli olmak istiyorum. ibrahim tatlisesin bilbordlarda sırıttığı gibi değil ama. o şehrin içindekiler kısmında E303 olmayacak, islami usullere göre biçilecek ve son kullanma tarihi benim defnimden bilahare olacak. bi de perihan mağdenin anasına şehit analarının küfretmeyeceği bi diyar olursa iyi olur.* sana doğru geliyorum istanbul. beni bekleme. hiç beklemedin zaten. sadece nefes alabilecek kadar yer aç yeter. doğalgazlı da olsa iyi olur. * bu sene içinde bimbambom demek istiyorum. şan eğitimsiz ne kadar derim bilmiyorum ama. alaylı ağıraksak *"yanlızlığım benim sidikli kontesim." Ezginin Günlüğü

6.11.2006

"Laf döndü dolaştı ve Ö. şöyle dedi: Yabancı bir ülkeye yerleşebilir, oranın dilini ve kültürünü sular seller gibi öğrenebilirsiniz. En küçük bir 'falsonuz' olmayabilir. Taa ki çocukluk anılarından söz açılana kadar. O kültürü sonradan edinmiş kişiler susup kalır. Çünkü kendi çocukluğu ile sohbet ettiği insanların çocukluğu arasında hemen hiç ortak yan yoktur. Ben de ona İkinci Dünya Savaşı'ndan bir örnek verdim: Amerikalıların, Alman ajanları yakalamak için geliştirdiği tekniklerden biri de, şüphelendikleri kişiye pat diye bir popüler kültür sorusu yöneltmekti: "Birader, Süpermen'in sevdiği kızın adı neydi" gibi... Adam kem küm ederse, vay haline! Bunlar küçükken öğrenilen fuzuli bilgilerdir. Ama aynı zamanda çocukların ortak referans noktalarıdır. Aynı kültürde yetişmenin, aynı duyguları hissetmiş olmanın göstergesidir. Özetle sosyalleşmenin parçasıdır. Mesela benim yaşımda bir erkeğe, "Siz 'kaptan' oynar mıydınız" diye sorsam, neyi kastettiğimi hemen anlar. Çünkü dönemin hemen bütün erkek çocukları 'kaptan' adlı misket oyununu bilirdi. Sever sevmez, oynar oynamaz; o ayrı konu. Gelelim günümüze... Günümüz kent çocuklarının ortak referansları neler? Bir kısmı için TV dizileri, futbolcular, bilgisayar oyunları değil mi? Akşam TV'de arkadaşlarının da takip ettiği TV dizisinden ya da önemli bir maçtan mahrum bırakılmış bir çocuk, ertesi gün okulda ne yapar? Sus pus oturur ve acı çeker! Evet acı çeker! Psikiyatri profesörü Yankı Yazgan geçenlerde bir konferansta aynen şöyle dedi: "İnsanlarda bir topluluğun içinde yer alma dürtüsü vardır. Böylece bir kimlik edinir ve mutlu olurlar. Topluluklara dahil olmayanlar, gruplardan uzak duran insanlar ise acı çeker." (Beyin çalışmaları bunu gösteriyor.)" Emre Aköz