3.24.2009

Bu blogu ilk açtığımda takdir edersin ki boşluk sadece sen vardın. Arada derede seni de katarak kelimelerden anlamlı anlamsız bütünler oluşturdum, ordan burdan ben de bunu diyecektim diyerek serpiştirdim bi şeyler, hiçbir amatöryalığımı profesyonelliğe dönüştürmek istemedim.
Toplumsal hezeyanların, en girift aşkların, en akla kazınası mutlulukların, en iç sızlatan acıların; artık en neyi yaşıyorsam zihnimde, vücudumda; dile ne kadar gelirse işte o kadarıyla ifade etmenin yollarını aradım hep. Karmaşık cümlelerin, sıfat tamlamalarına boğulmuş isimlerin, tashih gerektiren devrikliklerin ardında bi sadelik aradım. Bulduğuma da inandım. Lakin gel zaman git zaman dilden klavyeye düşen anlamlı vuruşlar, bir atari oyunu gibi bir sağa bir sola yalpalamamı gerektirdi ya da öngörme zorunluluğu olmadan söylediğim her sözümün artık gittiği hedef belli olmaya başladı.
Ben bu blogu kendimi ifade etme aracı olarak görmemiştim hiç. Sadece ama sadece kendime yazdığım, kendime kendimi hatırlattığım, otuz yıl sonra "ne salakmışım" hissiyatıyla okumayacağım gerçek şeylerdi hep. Annelerin asla parantezünlemparantez erişemeyeceği yerlere konulan bi günlük gibiydi işte. Ama şimdi herkesin kendini -her anlamda- satmaya çalıştığı bi dünyada ben farklı/sıradan olamıyorum artık. Kimin ne düşündüğünü önemsediğin, münkeri nekiri ensende hissettiğin bir noktada ne komik olabiliyorsun kendince; ne de gönülden, kalpten (aynı şey değil lan) akıldan, fikirden, kıçtan bir şey çıkmıyor. İşte en derin, en karanlıktan yazabildiğim; kendimi en çok görebildiğim bu yerde boşluk ve benden başka izler de okunuyor benim suretimde artık.
Hiçbi zaman bi aktivist falan olamadım, pek çok hesap sorulasıdan hesap da soramadım, düşündüm, taşınamadım ama benim hayattaki özgürlüğüm/gücüm kimine göre can sıkıcı kimine göre cansuyu olan gerçek olmamdan ötürüydü(cikcik). Susmak da gerçekçi bir eylem olsa da sonuçları gerçek olamıyor(bekeze hayat üniversitesi). Dedim gerçekliğim de yalan olursa benim halim nice ya da Niçe olur, "Bitsin artık, götürsünler mektupleri" şarkısı çalıyordu arka fonda da.
En niyahetinde bu da son yazım. Bahar da geldi. Yenilenmeler olsun, rejenereler olsun, kuyruk koparıp kuyruktan kafa göz çıkarmalar olsun, 62'den tavşan olsun, olsun da olsun türlü suretlerle ben yine buralarda olurum heralde.
Öncelikle beni yalnız bırakmayan bu koca boşluğa; beni hep dinleyen, yargılamayan, ne desem mahkeme katibi gibi yazıp, derleyip, zaptırapt altına alan bu şirin şeye teşekkürlerimi bir borç bilirim. Sonra da blogumun isim babası olmasa da ikinci dereceden akrabası olabilecek ilham kaynağım Doysteyevski'ye, aileme, aşklarıma, aşıklarıma, arkadaşlarıma, giripçıkanlarıma, izbırakanlarıma teşekkür ederim. Siz olmasaydınız bin eksiktim.
"Ne? Nasıl?
Ama sormadı ablam
Sorabilirdi, çünkü
Düşlerde neler düşünüldüğünü
Bir başkası duyabilir "
Edip Cansever

3.16.2009

Belki rüyanda.

(Grafik: Scott King)

3.12.2009

Pembeyse başkasının olsun o zaman.

Biraz önce dışarıdan kapı gıcırtısı/kapı açılış sesi geldi. Bi an başkentte salonun salomanjesinde sokağa en yakın olan sandalyede oturduğumu hissettim ve tabii ki komşumuz eski Ankara asilzadesi Şükrağn Teyze kapısını açmış yine bi şeylere bağırıyordu. Bazen oluyor böyle hisler. 

Ordan da bu aklıma geldi, ortaokuldayken en büyük heyecanlarımdan biri her sene yenilenen gıcır gıcır çevre düşmanı kitapların ortalarından bi yeri açıp burnumu iki kağıdın kavuştuğu yere dayararak "Burası Almanya kokuyor, Burası Danimarka kokuyor" demekti. Genelde bilmediğim ülkelerin kokularını(ünlem) da tahmin yoluyla anlayabiliyordum. Tabi insanın en çok hoşuna giden şey, yakınında yamacında kim varsa sana inanmasıdır. Sıra arkadaşımın da bana hak vermesi beni bu konuda bir eksper yapmıştı. Hatta alanımda tektim. Kimse böyle salakça bi hareketi yapmıyodu da ondan. Neyse ben hala yaparım ama artık binli yaşlarımızda olduğumuz için ne sizi onaylayacak bir sekiz tuşumuz ne de o kadar uzak diyarlara götürebilen kağıtlar var. Kokular da mı aynileşti ki. Yoksa hayata bakışıma perde mi indi lağn?

3.01.2009

sadecepazarlarıyazılanyazı

   Kucubikucubikucubilavd fon müziği eşliğinde, sabah şekeri kıvamında raks ederek girmek isterdim programa lakin keyfimin yerli yersiz değişmesi beni bu tür kıvrak hareketlerden alıkoyuyor. Son zamanlarda değişen bişi yok da değil Ayça'cığım. Her şey o kadar ters köşe ki hızına ne ben yetebiliyorum, ne de durdurabiliyorim kontratakları -Fitbol terminolojisinde uzman prezentabl bay-. Sürekli koşmam yetişmem gereken her şeyler var. Tabi bu yürüyen merdivenleri bile tırmanarak çıkan modern şehirli insan repliği değil. Zihinsel, tinsel, tensel işte kafiye ne kadarını alıyorsa ona dair bişey. Müteheyyiç duruşumu mu kaybediyorum insanlığa karşı yoksa laağn diye de içimden geçmiyor değil. Sevişmekten başka yapılacak bi şeyin kalmadığı zamanlardaki apatikliğim gibi beni sinir eden lakin "yapıcakbişiyok" telkinimle kendi içinde cool duran duruşa "lö eğiğeksek duz puvan" diyorum. İyi boklar yiyorsun. Dün elime geçen 200 TLlik banknottaki Yunus Emre derler bir adamın sevelim sevilelim aforizmasına kanış belki de. İnsanın en doğal ihtiyacı bu etken ve edilgen eylemler yaraları sarar da yaralar da. Lakin bu bizim biçem kaygımız her noktada kendini gösteriyor. Nasıl olmalı da olmalı. Hemen kaçıp gidilmeli mi karanlık odalardan, dışarıda kocaman bir güneş varken. Kimse de olmamalı güneşin etrafında o zaman. O parlasa parlasa dursa ama gözünün gördüğü her şeyi aydınlatan bu gerzek daire bi insanın zihnini aydınlatamıyor. Kafama bi delik açsam aydınlanır mıyım sempatikliğinde espriler falan bile yapılabilir bu durumda. Ama şimdi hiçbi şeyin değeri yok, ne güneşin ne de onun ışınlarını yansıtan nesnelerin. Kimse yeterince sevilebilir değil. Ya da hakedişlerde bi sorun var. Bu yüzden insanları tanıyana kadarki ile onları kabullenişimizden sonraki evreler iyi güzel de. Peki o diğer ara n'olucak. Kopuşlar, Zeynep Tokuşlar, binbir çeşit delikten girişler çıkışlar, yine de bakışlar falan. Dünyayı sadece güneşle yaşamak mümkün değil ne yazık ki zaten o da dünyada değil. O yüzden bunu yaşamak, tükürdüğünü yalamak zorundasın ağıraksakçığım. Zaman ilaç değil ama, zaman çürütücü. Rahat ol, bırak somurt, kamaralar kapalı. Kimseye -mişçilik yapmak zorunda değilsin. Git hedonist falan ol neblim şimdi bilemedim ne diyeyim kendime. 

 
  
"When you're feeling down and your resistance is low, light another cigarette and let yourself go. This is your life." Beach House (ya da Queen)

2.27.2009

   Ömrü hayatımın büyük bölümü güzide toplumlar tarafından belirlenen kurallara uyum süreciyle geçti. Ayakkabı bağlama, analog saat okuma, ayaklarımı yere sürtmeden yürüme, uyurken farklı kıyafetlerle yatağa girme, soğukta sıkı sıkı giyinme, mıy mıy konuşmama, kırmızı parkeye basabilme ve daha niceleri. Tabi bunlar bende nicellikleriyle baki kalıyor mantık aramadan. Aman neticede bi keresinde analog saati okumuştum, istesem okurum ama niye istemediğim bi saati okuyayım ki. Düşünsenize kırmızı parkeye basmadığım için anarşist bile hissedebiliyorum kendimi. Anarşim kendi içimde lan! Tabi beni gören tanıyanlar için dünyanın en yüzeysel insanı olmaktan öteye gidemiyor hal ve tavırlarım belki de. Örneğin soğukta otuz kat giyinememe örneği-bir cümle içinde iki kere aynı kelimeyi kullanmaya kıl olan insanlar tanıdım, zaten yoktular-, ben sanki İbiza'nın yerlisi edasıyla tüm alışverişlerimi bir bahar akşamı rastladım sana güftesi eşliğinde yapıyorum belki. Size ne yahu. O kalın şeylerle zaten kısıtlı olan mobilite faaliyetimi bir de onlar mı sekteye uğratacak. Ben kafamın geçtiği her yerden geçmek istiyorum af edersiniz. Hem yazlıkları kışın da giyebiliriz ama kışlıklar öyle mi, artık hurça mı alırsınız bavullara mı tıkıştırırsınız hep derttir. 

   Hayata bakış açısı dümdüz olan ve yatarken bile özelleşmiş bir kıyafet kavramı yeni yeni oturmuş bir insan için bu çok fazla. Ha bi de ak koyunun kara kuzusu olur mantalitesini burada vurgulamak istiyorum. Bu mağara adamlığıyla değil tüm saf hissiyatımla seslendiğim bir yazım olsun. Ay şu an yazım ve bahardan sonra gelen yazla ilgili bi bağlam geliştirmeyi çok isterdim ama o kadar acizim ki. Peteğin yanına yapışıp çizime devam etmekten başka çarem yok. 
(Fotoğraftaki bazalt heykelin de Halep Ulusal Müzesi'nde keko bir medeniyetin hükümran insanlarına ait olduğunu da belirtmeden geçemeyeceğim.)

2.24.2009

Biz hep yeryüzündeydik.

arkadaş:
Uzun yollar geçmiyor gündüzleyin.
ağıraksak:
Asıl gece geçmez mi?
arkadaş:
Gece yıldız seyrediyom ben.
arkadaş:
Işıkları sayıyom.
ağıraksak:
Kaç tanelermiş?
arkadaş:
Çok çok.
arkadaş:
İlk önce uzunları yakmışları,
arkadaş:
Sonra kamyonları,
arkadaş:
Sonra otomobilleri,
arkadaş:
Sonra uyuyorum biraz zaten.
ağıraksak:
Sidik yarışı gibi bişi adeta?
ağıraksak:
Kim yeniyor genelde?
arkadaş:
Bir süre sonra ben yeniliyorum.
arkadaş:
Araba çok yavaş gidiyormuş gibi geliyor.
arkadaş:
Balıkesir'e gelene kadar kafam çatlıyor.
arkadaş:
Bursa'dan sonra eğlenceli
ağıraksak:
Ben direklerin arasından top geçiririm.
ağıraksak:
O daha eğlenceli. 
ağıraksak:
Bazen hızlı gittiği zaman birbirine dolanır .
ağıraksak:
Çok sinir olurum.
arkadaş:
Nası yapılıo o.
ağıraksak:
Şimdi şöyle. Bi tane topun var arkasında da iz bırakıo gibi adeta ya da camın üzerindeki kafanı oynatabileceğin herhangi bir leke de olabilir. Onu kayak yapan bir sporcu gibi hedeflerin sağ ve solundan geçiriyorsun.
arkadaş:
Ahahha!
arkadaş:
Deniycem ben.
arkadaş:
Hoşuma gitti.
.
.
.
ağıraksak:
Eller günahkar, diller günahkar. Blowjob mı yapmış Saksu lan yoksa?
arkadaş:
Yapmasa bu sözleri yazabilir miydi ki.
arkadaş:
Çok giren çıkan olmuş.
ağıraksak:
Allah cezanı. 

2.14.2009

- O kadar uzun boylu değil.
- Olsun.

1.30.2009

Paris'i hiç sevmedim.

"Paris'i hiç sevmedim.  İlk gördüğüm andan itibaren sevmedim. Paris'i sevmemek olmaz halbuki.  Paris'i sevmemek yasaktır. Yok öyle lafın gelişi değil, hakikaten yasaktır. Ya da daha ziyade haramdır. Hiç mi hiç kabul görmez Paris'i sevmemek. Üç-beş kişinin arasında Paris'i sevmediğini söyle. Hemen muammalı manalı gözlerle bakarlar adama. Birden bir sessizlik olur ve gelir karşında durur. Bir açıklama beklenmektedir. O kadar aykırı bir şey söylemişsindir ki, bu aykırılığın farkında olmamak hakkın da yoktur. Bu yüzden beklenen açıklamayı 'sızdırırsın' ortama. Bir kelimeyle geveleyerek. Bir başka kelimeyle ebeleyerek. Bir açıklama hazırlamışsındır kendine, önceden, kendin bile fark etmeden, böyle durumlar için, Paris'e dair sessiz kalamama ihtimalin için. Açıklama 'apaçık olmama' erdemine sahipse, yırtarsın. Şimdilik affedilmişsindir. Paris'i sevmeyişin samimidir, hatta daha da iyisi, belki de amaçsızdır. Mesela, kişisel birtakım garabetlerinle ilgilidir bu mesele. Ama yine de dikkat çekmek isteyen bir zibidi ya da bir tür 'aranıyor' olma ihtimalin her zaman mahfuzdur. O yüzden, bir köşeye 'bir acayip' diye yine de not edilir adın. Halbuki sen kendini Paris'te, aynalarla çoğaltılmış sokaklarda, aynalarla büyütülmüş bir mekânda, aynalarla sonsuzlaştırılmış bir girdapta hissetmektesindir. Sende bulantı yaratmaktadır Paris. Her hareket etmeye kalkıştığında, Paris'in hiç bitmeyen yuvarlak köşeleri sanki boğazına dolanmaktadır, boğazını sıkmaktadır. Paris, kıpırdadığın anda seni boğmaktadır. Cansız bir mekânın, yığılmış, oyulmuş taşların, her gün utanmadan, sıkılmadan, yerinmeden insanlardan rol çalışını seyretmek adeta adalet duygunun kimyasını bozmaktadır. Paris'te herkes kayboluverir. Öyle New York'ta kaybolmak gibi değil. İstanbul'da kaybolmak gibi hiç değil. Paris seni, kendinde kaybeder. Hemingway kalkar gider Paris'te yaşar. Bu seviyeli macerada başrolü hemen Paris kapar. Paris bir karadelik gibidir. İsmi cisminden, kütlesi kitlesinden çok büyüktür. Yaklaşanı hüüp diye yutar. Yuttukça çekim alanı da çekim gücü de artar. Bu şişmiş parkın çok pişmiş bekçisi Parisliye ise, meşrebi hasebiyle, tahammül, hiç mümkün değildir. Paris denen karadeliğin yuttuğu 'evrensel taşra' egolarından kopan parçalar, uçar gider Parislininkine eklenir. Parislinin egosu seninkinden çekip koparttığı parçalarla büyür de büyür. Büyüklüğü ta dünyanın öbür ucundan görünür. Allahtan Parisliye rağbet etmemek Paris'i sevmemek kadar büyük bir suç değildir. Hatta tam aksine, Parisliyi sevmemek bir kitle sporudur. İnsan bir acayiptir, bir taş parçasının egosunu sonsuza kadar şişirebilir.  Ama çok şükür ki, bu taşın bekçisinin egosunun şişmesine bir yere kadar tahammül eder. Parisliyi Fransız bile sevmez. Ona yalnızca Paris'in bekçisidir diye tahammül eder. O kadar. Çünkü Fransız, Paris'siz kendini bir hiç hisseder. İşin fenası cümle âlemin Paris'te ne bulduğunu, neyi sevdiğini, neye taptığını da anlamamak, görmemek mümkün değildir. O kadar basit, o kadar güzel ve o kadar yuvarlaktır Paris. Bir kullanım kılavuzu gibidir. Ama o mu sizi kullanır? Siz mi onu? Bunu kimse bilmez. Paris gibi büyük bir 'consensus' karşısında kendi dilinde tercüman olamazsınız kendine. Koşup İngilizce bir veciz yaparsın. 'Paris is not a city. It's only a site' dersin. Bu defa da ecnebiler bile aynı muammalı manalı gözlerle bakarlar sana.  İşte Paris böyle devasa bir 'consensus'tur. Sonra birden fark edersin, CON-SEN-SUS'un 'Fransızca-Türkçe fusion' çevirisi SALAK-SEN-SUS'tur.  Salak, sen sus, Paris konuşsun, dünya konuşsun.  Sonunda dayanamazsın, bir sonu gelsin istersin Paris'in. Sonu gelsin şu biteviye aynalı arşın.  Sonu gelsin istersin, bu dünyadan ve hayattan büyük CONSENSUS'un, bu SALAK-SEN-SUS'un. Hakikaten istersin. Adamsan, istersin..." Gökhan Özgün

1.28.2009

yasamasafasofiso

 *Bakın! bakın! İki elimi bırakarak krizi fırsata dönüştürebiliyorum. Aman Allahım. Fırsat kelimesinden de tiksindiğim kadar neden tiksinirim diye düşündüm şimdi de bulamadım. O kadar fena. Fırsat sanki başkasının malını gasp etmek gibi adeta, fiili livata gibi benim için. Şu hayatta her bi şeye pragmatik yaklaşmayı belletilmiş bir düzenden de başka kelime beklenemez tabii ki. Yani üç kuruşa beş köfte verebilecek bir küçük esnafın yokluğundan oluyor ne oluyorsa. *Anakara sayfamın ortasında iken tam da değişik duygular içerisindeyim. Çok değişik, hayatta tatmadığım duyguları tadıyorum çok fena. Ateşle oynuyorsun diyorum kendi kendime, kendi kedime diyemiyorum çünkü o şu an çok uzaaklaardaaa (yunan ezgisi artı nilüfer yorumuyla). Yani ilk kez hissedilen duygular onları tanımlama biçimlerimiz obiçimlikten çıkıp gayet rasyonel bir hal tavıra dönüşüyor. Evet inkar etmedim hiçbi zaman ama görmemezlikten gelmek de tinimize bi fayda sağlamıyor. Ama yoğun hissettiğin bir şeyleri sanki o diğer püften duygular gibi gaz halinde değil de katı gibi boynunda çıkan bi beze gibi hissediyorsun. Böyle hani oynamaktan kendini alamazsın, bastırsan geri de gitmez anca bir o yana bir bu yana yatar. Öyle bir şey işte. (Erkin Koray-Erol Evgin düeti) * Arkadaşların vardır senin bi de. Onları sıradan görmek lazımdır. Sıradan görmezsin onları yanlış anlaşılmasın, hepsi nevi şahsına münhasırdır. Zaten arkadaş hususunda asla jakoben, opportünist ne bileyim faşist ve bilimum siyaset terminolojisindeki sıfatları kullanmaksızın özgürüm ve bağımlıyım(bi kere de çelişme be) . Herkesin herkese ihtiyacı var. İnsan sadece kendi dünyasında dönerse ancak kendi kadar olabilir. O ilkokuldaki haftada beş çeşit beslenmeye mahkum oluşumuz gibi. Tamam simit ayranlar hep yanımızda olsun. Ama bozukluk çıkmıyo bazen işte olamıyorlar yanımızda takamıyoruz simitleri kolumuza. Patates gününe kalıyoruz bazen de. Hemen ama ben çok severdim papates gününü diye başlama boşluk. Hepimiz o annelerimizin sabahın köründe kızarttıkları yağa belenmiş on saatten sonra sittin sene erekte olamamış penis misali papateslerin favori yiyeceklerimiz olmadığını biliyoruz. Neyse burdan tüm papateslerden özür diliyorum. Sadece verdiğiniz tat benim favorim diil. Ama insan aramıyor da değil bazen işte. Ben de sizin patatesinizim biliyorum. *Fırsattan daha tiksinç bir kelime daha varsa o da canımcımdır.

1.23.2009

sustukça sıra bana gelecek

 

 

"        Birbirimizi anlayamayacağız korkusuyla, sözcükleri gereğinden çok fazla kullanıyoruz. Konuşmamanın, iletişim kurmayı reddetme anlamına çekilmesinden, kabalık olarak görülmesinden korkuyoruz. Ayrıca çok fazla konuşuyoruz. Sessizlik bizi ürkütüyor. Sessizliği denetleyemiyoruz. Oysa sessizlikte, sezinlediğimiz ama tanımadığımız dürtülerin, özgürlüğün ve gelişigüzelliğin son noktası saklıdır. Sözcükleri kullanmakla, sessiz dünyaya kendi düzenimizi zorla kabul ettirmiş oluruz. Kendimizi güvende hissederiz. Sözcük kullanmamız, etrafı izleme, bilinmeyeni sorgulama, sözlü tanıma haritası olmayan şeyleri sözcüklerle kodlama eğilimimizden doğan bir gücün işaretidir. Sözcükleri kullanmakla, çevremizdeki şeylere sahip oluruz. Sahip olunca da kendimizi güçlü, her şeyi denetleyen bir konumda hissederiz. Aymazlığımızın doruğu da budur işte. Başını kuma gömen devekuşundan farksız bir durum. Birer ikame olan sözcükler, kendimizi yaşama bırakmaktan alıkoyar, deneyimlerimizin önüne geçer. Sözcükler bizi kör eder. Tüm duygularımızı ve düşüncelerimizi birer sözcüğün içine sıkıştırma yolundaki baskın faaliyet, duyularımız aracılığıyla ulaşacağımız kavrayışı engeller, önünü keser. Böylece duyular, sözcüklere bir yardımcı olarak kullanılır yalnızca. Yalnızca sözcüğün anlamını zenginleştirmek için kullanırız onları. Buna karşılık, sözcüklerin, duyuların toplam deneyimini zenginleştirmek için kullanıldığı pek nadirdir. Konuşma diline öyle alışmışız ki, arabayı atın önüne koşuyoruz. Yapay kategoriler, yaşam deneyimlerinin yerini almış durumda. Tüm duyularımızın toplamından da yoğun kavramlar, her nasılsa, sözcüklere teslim ediliyor. Türümüzün en karmaşık ve en zengin deneyimlerinden biri olan aşkta örneğin, “seni seviyorum” sözcükleri, bakıştan, temastan, kokudan ve aşkı ifade eden çeşitli seslerden çok daha büyük önem kazanmıştır. Duyularımızın ortak yaşanmışlığı aracılığıyla aşkı paylaşmaktansa, ona sözcüklerle sahip çıkmaya çalışıyoruz. Her aşk farklı olduğuna göre (farklı kokular, farklı dokunma biçimleri, farklı psikolojik roller), her aşkta, paylaşılan sözcükler de farklı olur, diye düşünüyor insan. Ama, hayır! Kalıp sözcükler, yaşadıklarımızdan daha önemli. Ve “seni seviyorum” tümcesindeki totaliter sahiplenme, tüm aşk deneyimlerini standartlaştırıyor. Aşkı nicelleştiriyor. Bu tümceyi, aşkı aritmetiğe dökmek için kullanıyoruz: “Ben, üç kere âşık oldum.”

            Aşkın söz aracılığıyla sahiplenilmesi ve nicelleştirilmesi aşkın çok renkli ve çok dilli olduğu yaşanmışlığına aykırıdır; onun insandan insana ve deneyimden deneyime değiştiği gerçeğine ters düşer.

            Sözcükler, aşkı, birbirini dışlayan kategorilere sokar zorla. “Kimi seviyorsun, onu mu, yoksa beni mi?” gibi bir tümceyle, bir aşk durumunun ille de doğrulanması, sınıflandırılması gerektiği için ne çok insan acı çeker, çıldırır, intihar eder ya da başkalarına acı çektirir. Mutlaka birinden biri olmalıdır çünkü. Biri varsa, diğeri olamaz. Sırf, söz paradigmasının tutsağı olduğumuz için. Aşkın karşılığı olarak sekiz, on, on beş sözcük olsaydı keşke. Daha az kıskanıp sahiplensek, standartlaşmanın kısırlaştırıcı baskısına yüz çevirip, benzersizliğe daha çok değer verseydik. Dikey hiyerarşiyi boşlasaydık. Peki, ya aşkın karşılığı olan hiçbir sözcük olmasaydı? O zaman aşk olmayacak mıydı yani? Aşk duyulmayacak mıydı o zaman? Aşk, sözden önce de vardı." Gündüz Vassaf - Cehenneme Övgü

1.18.2009

Yoğun bir çizimleme döneminden sonra yine "istanbulsenikaybetmiş" pamela edasıyla "ee n'apicam ben şimdi?" lakırdılarımıza dönebiliriz. Artık ertelediğim hayallerim, realitelerimin önüme dizildiği bir on beş günlük dönemim var. Neyse ki birinci dereceden biricik akrabamın alyanslanacağı için bahanesibol reklam titrimi alnıma yapıştırabilirim. Bana kar kalabilecek olan anakaraya dönüşteki detokslanmalar olabilir.

Bu dönem güzel bi dönemdi. (hayatının bölümlenmelerini sömestrlara göre yapan kronik öğrenci) Hüsranlardan hüsran seçebilme özgürlüğü olsun, ben ile başlayan cümlelerimi daha da azaltabilmem olsun, değişime direnmeden kendimi serin kumlardan kızgın sulara atabilmem olsun hep güzel anılarım var. 
Artık kedim için bile olsa açık bırakıyorum kendi kapımı; (edipciğimin o güzel "bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı" sözünü anmadan edemeyeceğim) hiç bir millete, hiç bir kimseye iltimas geçmeden hepsine eşit miktarda gıcık oluyorum; hepsini dantelli donlarına kadar seviyorum; eskisi kadar kızamıyorum hiç kimselere; acı acı söylüyorum ama kimse dost olma ihtimalimi göz önüne almadığı için genelde halkı kin, nefret ve düşmanlığa yol açacak duygulara sevk ettiğim için kraym end panişmınt saykoluğuna dönderiliyorum. 
İşte kötü yanları da var geçmiş zaman muhasebeciliğinin; bir yanım olgunlaşıp anlayışlı hale geldikçe öteki tarafın hiçbir şeye, hiç bir duruşa tahammülü kalmıyor. 
Bi de iyi mi kötü mü karar veremediklerim var. Hayattan daha az şey istiyorum. Daha az hayal kuruyorum. -kuruyorum kalıyorum- Bu insanı dışı çukulata kaplı tutkularından men ediyor. "Bırak olsun", "bırakgitsingötürsünlermektupleri" demeye başlıyorsun. En sıkı tutabildiğin şey ancak bindiğin dal oluyor. 
Bi de artık dokunmak istemiyorsun sahip olamadığın hiçbi şeye. Bundam kelli gidip Afrika'nın en kuzeyinde bir Berberiye aşık olmak, bir Balkan köyünde bir kıptiyle göz göze gelmek, uzak doğularda bir denizde ayağıma bir balık değsin de korkudan ödüm bokuma karışsın istiyorum.
Ama ne olursa olsun, proses denilen meret yavaş da olsa, iyiye doğru yol alıyorum. Adımlarım sıklaşıyor en azından. Eski fotoğraflara bakabilecek kadar eskiyorum. Sadece güzel anıları hatırlayabilecek kadar unutkanlaşıyorum-iyi ki!-. Güzelleri de acı veriyor ama kuş tüyü yastıklarla ömür de geçmez değil mi? (di mi lan?)
Açılışı Shrigley'le yaptıktan sonra kapanışımı da beni dellendiren tüm blogırlara ithaf ederek yapayım.
"You wrote a book about yourself The people left it on the shelf You'll write another one Now you've got a story that's worth talking about" Belle & Sebastian 

1.10.2009

hivigo

nemrut  sıfat Arapça nemr°d

1 .     Yüzü gülmeyen.
2 .     Acımaz, can yakıcı:        "Bu adam bir aralık eşkıyalık yapmış çok nemrut bir herif."- P. Safa.

1.08.2009

“Beni olduğum gibi kabul ediniz; ben hiç kimseyi olduğu gibi kabul edemiyorum.”  Perihan Mağden

1.02.2009

korkmayın, unutuluyor!

   Yeni yılla beraber yine aslında hiç de değişmeyen rutin hayatımıza devam ediyoruz işte. O kadar tantana (saadettine) niyeydi yani. Biletime az biraz ikramiye çıktı. Bi kedi almaya karar verdim falan o kadar. 
-Ama işte bugün çiçeklerimi ezen ve laftan anlamayan üst katın mıymıntı kedisinin (belgelerle konuşuyorum) poposuna çotank diye geçirdim ve tam o anda ciyangir'in duyargalı gençlerinden biri merdivenlerden çıkıodu. Bi an kendimi bok gibi hissettim. İkiyüzlü falan. Sonra işte herkesin kendine yaptığı gibi ruhsal yaraları sarmalama aşaması kişisel telkinler. 
   Tamam şiddetin her türlüsü kötü ama çiçeklerimin üzerinde tepinio her gün. Bi şeyin yanlış olduğunu öğrenmesi gerekti. 
   Babam beni hiç dövmedi. Ailemde hiç şiddet yoktu. Gözü mor, kulağı kırmızı hiç arkadaşım, tanıdığım olmadı, bırakın Rambo filmini, Pavır Rencırs'ı bile izleyemedim. Ama bazen içimdeki bu şiddeti sorgulama gereği duyuyorum. Yani bazen insan bi yerlere çemkirmek istio ya hani. Hiç vazo kırmadım ama içimde o şiddet var sanırım. Sakin atın tekmesi pek olurmuş. Ona yordum sonunda.-
   Neyse ne diyordum işte yeni yıl. Geçen senesini çek (senet) edenlerden falan oldum olası imtina etmişimdir. 2008'de neler oldular hele. Lan daha yeni yaşadık. Ayrıca biz Türküz. Unutmak bizim hamurumuzda var. Neticede iki ay önce olmuş bi olayın geçtiğimiz senede ne oldu diye bize pişirilip sunulması beni çok rahatsız ediyor. Spikere dönüp ben de ordaydım bi kere demek istiyorum. 
   Geçti gitti neticede. Geçtiğimiz seneyi geçsek de geçmesek de hayat bi tane işte. Kaç parçaya böleceğimize bıraksalar da biz karar versek. Bu harareti geçmiş yılbaşı yazısının da sonuna gelirken sözü başlığını başlık yaptığım; geçtiğimiz, geleceğimiz bütün senelerde anlamını kaybetmeyecek (obenimkendigörüşüm) güzel bir Küçük İskender şiirinin sonuna bırakıyorum. 
"...siz bir kelebeğe tutunuyorsunuz telaşla, onu incitmeden,
kelebek telaşla geldiği tırtıla tutunuyor
insan bu, azat etmek de gerek
korkmayın, unutuluyor!" 

12.27.2008

Karadeniz'de çay toplamalardan mı geldin a Antoni?
(Fotoğraf: Marius W. Hansen)

12.25.2008

elleri olmayan babaya noel baba denir.

Oldum olası kurumsal zamazingoların basın bültenlerini samimiyetsiz bulmuşumdur. Ama bunu bir şehrin nasıl yönetildiğine dair çok güzel ipuçları barındırdığından dolayı siz kıymetli hemşehrilerimle paylaşmadan duramadım. Yazıda geçen "çeşitlilik arz etmek" sözünü olumlu bir cümle içinde kullanan, "medeniyetimizi yansıtan desen ve formları" da -var mı? davar mı?- örneklerle zenginleştirebilecek bir belediye istiyorum. Yeni yıldan bunu diliyorum. Lütfen olsun bu. 
"Ankara kentimizin Esenboğa yolu sadece şehrimizin değil ülkemizin ana giriş kapısıdır. Esenboğa yolu 4 ay gibi kısa bir sürede Büyükşehir belediyemiz tarafından genişletilmiş ve bu yol Ankara'mıza layık örnek bir yol haline getirilmiştir. Ancak yol güzergahı üzerinde kalan yapıların ön cepheleri görsel olarak çeşitlilik arz ediyordu. Bu durum tüm kesimlerden ve özellikle de yurt dışından ülkemize ilk defa gelen kişiler tarafından eleştiriye neden oluyordu. Bu farklı renk ve desendeki cephelerin görsel olarak farklılıkları yanında cam mozaik uygulamaları, medeniyetimizi yansıtmayan desen ve formların bina cephelerinde yer alması şehrimize ve ülkemize yakışmayan bir imaj çizmekteydi. Bunun önüne geçilmesi maksadıyla Esenboğa yolundaki meskun hemşerilerimizin rızasıyla, yepyeni bir projeye imza attık. Artık Esenboğa yolu binalarının cepheleri ısıya dayanıklı özel cephe kaplamalarıyla kaplandı. Tüm Ankaralıların beğenisini kazanan projeye yerli ve yabancı birçok beğeni geldi. Esenboğa yolunda oturan ve proje süresince desteğini bizden esirgemeyen hemşerilerimize teşekkürlerimizi bir borç biliriz. Proje kapsamında bazı yapılamayan yan cephelerin de yenileneceğinin müjdesini vermek istiyoruz. Projenin tüm Ankaralı hemşerilerimize hayırlı olmasını diliyoruz. Esenboğa Havalimanı ile Aydınlıkevler Kavşağı arasında, Büyükşehir Belediyesince belirlenen 187 adet binada kırmızı klinker tuğla kaplaması, kompozit malzeme ile birleşim noktaları çevrilerek yapılmıştır. (Daha Estetik olması sebebiyle)"

12.17.2008

profili oğlan çocuğu, ağzı hüzün

Hani bazen çok yoğun olursunuz, yani içsel olarak. O kadar çok şey söylemek istersiniz de hepsi birden çıkar ve anlamsız veyahut değersiz olur ya o söylenenler. Aslında hepsi içinizde o kadar büyümüştür ki. O ruhun deliğinden dilinize dökülenler kıyma makinesinden geçermişçesine parçalanır ya da kıyma diil şey gibi o ofislerde olur ya. Çok möhim belgeleri parçalamak için zzzt die kağıt makineleri, onlar gibi. 
Mesela politikayla ilgili söyleyecek çok sözüm var -tabii ki çözüm yok- ama bunu konuşmak bana o kadar uzak ki. Dilimde sakil duruyor. Yani boş konuşmak istemiyorum, aktivist de değilim ama "çöpleri yere atmam" gibi; ya da sevgiden bahsetmek, dile gelince nasıl da çirkin olur bayağı durur; ya da kendinden bahsetmek, nasıl da sıkılır "insan" kendini pazarlamaktan. 
Aynı dili konuşmak mesela aynı dilin içinde. Şimdiki ev arkadaşımla aynı dili konuşmuyoruz ama bi keresinde aynı dili konuştuk. Kötüydüm mesela. Ben ona baktım. Sonra o bana baktı. O an anladım beni anladığını. O kadar garip ki. Birinin hem de ecnebiyken sizi anlaması. Ben senin o ağzındaki kıvrımın cemaziyelevvelini bilirim a anadolu çocuğu diyesi gelir onun. Çünkü onun da çemçuk ağzı öyle kıvrılmıştır zamanında. Yani yirmiküsur yıldır mesela hep biliyorum ki ben ifade etsem onlar anlamaz, onlar anlamaya hazır olsa ben ifade edemem. O yüzden pek çabalamam. Dert de etmem. Bi de bu gerçekten anlama hikayesini çay içilen bir yerde, merdivenlere otururken yaşamıştım. Karşınıza bakıyorsunuz ve anlıyo sizi yani o kadar muhteşem bi şey ki. Mesela dokunmak da değil, sarılmak da değil, ifade etmeye çabalamak da. O an içinizde müthiş bi huzur patlıyor. Huzur patlar mı demeyin. Teşbihte hata olmaz. Yani biraz tehayyül etmesi bile huzur verici. Her yerden huzurlar saçılıo. Hep huzuru düz bi çizgiymiş gibi algılarız. Salak bi okyanus imgesi değil yani bu. Belki de çabalamamak gerek, kimse beni anlamıyo gençkızlığımızdan sıyrılıp birilerinin gözlerinin içine bakacak cesaret gerek. 
Biliyorum belki başlığa bakıp, fotoya aldanıp bu saçma yazıyı görüp neyalaka diyeceksiniz. Ama her şey birbiriyle bağlantılı -bağlantılarla kafayı bozmuş genç bilimadamı-. Örneğin başlık Atilla İlhan, o trt2'de hemen zapladığım adam zamanında, bir kadına yazılmış bir şiiri götünden anlayabilme gururu belki ya da sanatın o subjektif perspektiflere göz kırpmasının bana getirdiği bi pragma (başlangıç düzeyi yunanca) -pranga-, ya da bunca kakafoni içinde sade ahenkengiz bir ana fikir. Bu fotoğraf ne kadar uzağa gidebileceğimin bi işareti, kayganlık, oral seks, açgözlülük, imposibıl iz nating, pavlov'un köpeği, aşağı indikçe azalmayan bi potansiyel enerji. Yani o kadar çok anlamı var ki aslında her şeyin. Biz seçmiyor muyuz bu anlamları ya da birini seçtiğimizde bütün bu anlamlar -düşünemediklerimiz dahi- bizimle mi geliyor. 
Ben sadece bir ağıraksağım. Bakın o kadar ağıraksağım ki mahlasımdaki k bile bir sesli gördü mü yumuşacık g oluyor. O derece cinsim. Bit yazı.

12.09.2008

St.Illness

Ölüm hakkında derin düşüncelerim yok. Hiç olmadı. İleride de olacağını hiç sanmıyorum. Şimdi bundan sizene ve hatta banane ama bir durun bir düşünün ve hatta ben de şu an. Gelin güvey beraber düşünelim. Şimdi mesela şu anda bi kaç kat altımda ölü insanlar var çürümesinler diye özel ihtimam gösterilen kutulardalar, bulunduğum katta da hâlihazırda inleyen, muhtemelen ölecek insanlar var, üst katları bilmiyorum tam ama en üst katta bi kafeterya var, oradaki televizyonda da bi çocuk kanalı açık, nedensiz gelmedikleri bu yerde ekrana bakıp acı acı gülen koca koca adamlar gördüm. Mimari işte böyle güzel bişey, hayatın tezahürü.  Ölüler hep aşağılarda, yavaş yavaş aşağıya çekiyor hayat insanı krematoryumsuz bir diyarda. Yeni doğan ünitesi nerede şu an tam kestiremiyorum ama göbek bağlarını ölülerden ırak köşelerde kesiyorlardır ondan eminim. Mesela gözlerimi kapatıyorum şu an ölen insanlar var sağ ekranda solda ise yeni doğanlar. Uf çok sinir bozucu. Korkmuyorum ikisinden de sanırım. Bi ucu nisyanla malul olduğumuzdan diğerini de prediktıbl bi mevzu olmadığından belki de. Annemizin rahminden vıcık vıcık çıktığını düşünmek mi “better than worse” tanımadığınız soğuk dini bütün ellerin size bıcı bıcı yaptırması mı bilemiyorum.
Ölüm de yaşamın zıttı değil sanki. Bi parçası mı desek, noktası mı virgülü mü. Çok önemli bi mevzu değil. Geride kalan değilseniz tabii. Ama acı çekmeden, kimseye muhtaç olmadan bitsin şu iş diye çırpınıyoruz şu hayatta sanırım. Evet şu an mesela bi aydınlanma yaşadım. Kefen paramızı biriktirmek için geçen bir süreç sanki şu hayat. Onu düşünmeksizin buna hazırlık. ("Gökkubbenin altında söylenmemiş söz yoktur..." İbn Ataullah İskenderi)
Bi kaç saat sonra yaşımın ikiye üçe çarpılmışlarıyla el dudak münasebetine gireceğim. Onların gittikçe kuruyan ellerine ancelina coli kadar olmasa da dolgun dudaklarımla hayat vereceğim bi nevi.
Şu an ekranın tüm hatlarını seçmeme imkân verdiği pek de dramatik gözüken ellerime baktım da. İyi ki ben benim. Başkası olmaya tahammül edebilir miydim acaba. Umarım uzak gelecekte de ben benden memnun olurum. Biterken de bi hastane köşesinde değil de kendi yatağımda yaparım altın vuruşumu. 

11.27.2008

"it's not about saying yes or no it's not about stop or go it's more about what is within and how you get there in your mental scene and how you keep it as part of your truth never to stop work trying to choose some kinds of decisions some kind of disguard well i feel not conscious about others reports and do you believe don't you forget how you conceived your thoughts of regret it's not about being right or wrong it's not about being weak or strong..." Ms. John Soda

11.20.2008

"...Bilmem mi, ellerin vardır, umuttan yuvarlar çizer
Bakılan bir şeydir el, boşluğu dengede tutan
Bir uzantıdır işte umutla insan arası
Bir yonudur ne belli, görmekle anlaşılan
Geceden gün yapılan o sevişme yakınlığında..." Edip Cansever / Kaybola 

11.14.2008

Bugün "Aynı Sudan İçtik"i izledikten sonra bir de eve keyifsiz gelip şu olanları bitenleri görünce duyunca...
İnsan tek kelimesine bile dokunamıyor. Her cümlesi, her kelimesi insanı daha da dibe sokuyor. Sadece daha güzel bir ülke düşlemek kalıyor bize. Bu ülkede umuttan bahsediyorlar bi de. 
"“...Rumlar, Ermeniler (YAŞAMAYA) devam etseydi, bugün Türkiye aynı milli devlet olabilir miydi?” 
“Hayır olmazdı.” Basit soruya basit cevap. 
Sen kalk, yokluğuma övgü düz, sonra da o yokluğum üzerine bir ülkenin kurulduğunu ifade et, o ülkenin bugünkü halini makbul gör, ondan sonra da ‘olsalardı ne olurdu halimiz’ diye iç geçir. Kendi ayağına kurşun sıkmanın tarifi gibi bir şey. ‘Sana ne’ diyeceksiniz. Sıkmışsa sıkmış. O ayakla sizin birlikteliğinizi çoktan koparmadılar mı zaten? Gerçekten de işin bu bölümünden artık bana ne... 
Tabii işin en acı tarafı, Bakan’ın söylediklerinin büyük bölümünün maalesef doğru olması. Peki, doğruysa doğru, sorun ne? Bakan doğruyu söylüyor ama doğruyu yanlış söylüyor. Yüreğimizin tavan aralarına, bodrum katlarına koyup, gittiğimiz her yere beraberimizde götürdüğümüz, kırılgan acılarla dolu sandıklarımızı oradan oraya savuruyor. Zar zor, ite kaka vardığımız “O dönem herkes çok acılar çekti” kavşağından, direksiyonu birden bire “iyi oldu” sokağına kırıyor. Olanları doğru söylüyor ama olanların doğru olduğunu da söylüyor. 
Şu soruya hakkıyla cevap verelim şimdi... 
“Hayır, aynı olmazdı. Süper olurdu.” 
Sen ne diyorsun? 
Bütün ülke üç noktaya birikmez, kırk küsur merkez olurdu. Yirmi, otuz yıllık fidan hayatlarımız değil, kadim bir orman gibi kültürümüz olurdu. Anasının doğduğu yerde doğabilirdi herkes, işte o zaman ülke, “memleket” olurdu... " Arat Dink

11.08.2008

Sımsıkı tutup çekmek istemiyorum, handle with care’i pek samimi bulmuyorum, kavramak istiyorum ben sadece.

emmenez-moi vs. mütekabiliyet

*Siz de sıkıldınız biliyorum. Herkes aynı dertten muzdarip. Birbirimizden kaçarak ancak bir diğerimize varıyoruz. Mikrokozmozumuz da aynı. Bu elektronlar değil miydi protonun dibinde dönüp birbirlerine gıcık olan. *Aslında hayat çok sade ve basit bir şey ama basitlik biraz karmaşık. Neticede bir zerrede gördüğümü bir gezegende, bir çanta tokasında, iki nota arasındaki es işaretinde de görebiliyorum. Ama bunu birbirine bağdaştırmak için kanat ve rakım gerekiyor. Onlar da ancak kendilerine yetecek kadar zeka, çokça da içgüdü barındıran kuşlara bahşedilmiş ekseriyetle. -tamam uçan balıklar var, memeli hostesler var- Yine de her şeyin içindeyken, dibdibeyken sorunlarla; so  n gibi bişi görüyosunuz ya da işinize öyle geliyor. Bilmiyorum. Esasında harfleri karıştırarak özel olsun cins olsun, bir sürü varyasyon elde edebilirsiniz. Ben o iki harfi yok sayıyorum bilincimin çokça altında. Gördüğüm şeyle dehşete düşmemeye çalışırken, debelenirken daha da beter yapıyorum her şeyi. Yani yapmıyor da olabilirim. Belki de en kralefem benim o sırada. ama sorun olanlar değil hissettiklerimde. * Hayatı sadece kendi çevresinde döndüğünü sanan bi arkadaşım vardı. Yurtdışı deneyimlenmelerinden döndükten sonra "sen niye öyle diyosun, oralılar çok farklı, biz çok çeşit, onlar sıfır kalori, biz köy ekmeğiyiz" gibi çeşitlemelerde bulunduydu. Ben insanın da aslında tek bir karakteri -kültür değil- olduğunu düşünüyorum. Hep diğerini -bir sebepten- dışlarken aynanın -aynı sebebin- bi parçasını kırıveriyoruz. O kırık aynada çok da gerçekçi olmayan gördüğümüz imgelerimizle mutlu oluyoruz. Ama başkasının bakıp kelekliklerimizi gördüğü gerçekliğini nasıl göz ardı edebiliyoruz onu aklım ermiyor.  *Noktalı virgülün ne zaman kullanılacağını asla öğrenemedim. *Bağcıklarımı bağlamayı 16 falan yaşımda öğrendim, kravat asla bağlayamadım. *Analog saatlerden hep nefret ettim. Hala okurken teklerim. *Parfümleri ve deodorantları-sera gazı- asla sevmedim. Bi şeylerin üstünü örtmeyi-yataktakiler dışında- hiç etik bulmadım. Sidik de içerse ter kokularını, bana bi öpücük ver sana bu akşam ne yediğini söyleyeyimleri iğrenç ama daha insani buldum. *Güneş gözlüklerinin, atkıların, poşuların fonksiyonlarından sapmalarından, aynı zeitgeist'lerde yaşadığım insanların bilinçsizliklerinden gına geldi. (Çizim: David Shrigley)

11.05.2008

şu an ne yapıyorsun?

Kendimden bahsetmek pek kifayetsiz. Ama ille de soracak olursanız böl ve yönet politikam gereği parça parça kendimden bahsetmek bütünsel olarak kendimden bahsetmekten yeğdir. Tümdengelemeyeceğım, varırsam anca tümevaracağım. 

Dolmalar geçiyor gırtlağımdan, öhö'ler çıkıyor solunum takımından, ciğerlerim kendi çapında dirili dirili şeklinde alarm veriyor, karnımda tırtıllar kabuklarından çıkıyor, kelebeklerin ömrünü sorgulamadan gıdıklanmalardan hazzediyor, battaniye kara sınırlarına giremeyen kollarım ve bir kısım şerefsiz bacak ürperiyor, gözlerim kapanmamak için yerçekimi denilmeyen o çekici güce direniyor ve tabii ki kulaklarım sınıflandıramadığı güzel sadalarla mest oluyor. 
Say the word and you'll be free Say the word and be like me Say the word I'm thinking of Have you heard the word is love? It's so fine, It's sunshine It's the word, love In the beginning I misunderstood But now I've got it, the word is good
(The Beatles - The Word)

10.28.2008

eldevarbirben

*Korkularımızın getirdiği enteresan bişey var bizde, bizim çehremizde, jest ve mimiklerimizde, oturuşumuz, elimizi tırabzana koyuşumuzda. Köpekler gibi sezgisel bir burnumuz olmadığından başkalarının korkularına verdiğimiz tepkiler de havlayarak olmuyor elbet. Korkmanın da mı adabı olur, olmaz evet ama korkutmanın vardır belki bi yordamı. Ne bileyim -"Psycho" filminde banyo sahnesindeki gibi. Şimdi bilemedim o sesi nerelerinden çıkarıyorlar- *Çok kilometre uzaktaki bi arkadaşım bugün bi kaç lakırdı döktürmüş postama "Türklerle takılmıyorum hiç. Onların buradaki kaygıları İstanbul'daki gibi yabancı bana. Yani mutlu olmak için çok şey istiyorlar ve hiçbir şey için koşturmuyorlar" Yerim ben onu da. Uzaktan böyle miyiz acaba. Çabalamadan mı istiyoruz istediklerimizi. BugünAllahiçinneyaptınlar cami duvarlarında asıladursun, hayatın klitorisini aramadan darmaduman mı ediyoruz küçük kendimizi. Bilemiyorum. Çekingen gözler, sözlerle idame ettirilen hayatlarımız var, çıplak bedenlerin üzerinde göz yaşartıcı bombalar (Caz yapma). Pff tamam. *Oldum olası gözleriyle anlaşan o enteresan insanlardan olamadım, onlar hep bana en basit(o da değil bayağı) şeyi düşünen insanlar gibi gelir. Bi de "Anladın sen onu"lar var. Onlar akıllara zarardır. Mezapotamya'ya doğru koşasınız gelir onları görünce. Ben belki babamdan miras, olasılıkları tarayıp en kötülerini seçip onlardan bi demet yasemen sunan biriyim kendime. Yani anlamıyorum ben onları. Anlamamam dalgalaklığımdan da değil. *Benim en çok övündüğüm huyum, kimseye rahatsızlık vermeden şu dünyadan tadında gidip, ölümü ağız tadıyla tatma-tat ketçap- azmimdir. Ama olmuyur bazen. Üzüyorum, sıkıyorum kendimle başkalarını. Buradan özür diliyorum hepsinden. Bilseydim hiç varolmazdım ya da emokid olurdum. Bilmiyorum ki. *Sen bir adım atarsan, benim alibabasaatinkaçım birbüyükadım ileri olur; sen bir adım geri atarsan, beni annem çağırır yemeğe. *O zaman bu sade geceyi güzel bir lirikle sonlandıralım sevgili memet okur,

"...Kendini bırakmak en büyük korku
Baş edemediğimizden belki
Düşlerdeki isteksizlik nedir
En açık seçik olan belirsizlik midir?..."
Bülent Ortaçgil-Gece Yalanları
(Çizim: David Shrigley)

6.07.2008

belli.

5.11.2008


...

"Biz bu lavanta kokularını bilmeden taşıyoruz

Biz bu tavanı bilmeden eski rengine boyuyoruz

Bu bizim terliklerimizde ufacık güller oluyor - acaba?

Evet, çok değil onları bilmeden hoşa gideriyoruz

Sormayın, ama sormayın, bilmeden aralık tutuyoruz kapılarımızı

Bilmeden bekliyoruz, bilmeden uyuyoruz sabahlara değin

Kim bilir, belki de biz

Tanrısıyız en olunmaz şeylerin


Bu bizim en düzenli hareketimiz: olmak

Asılıp kalmışız sokak fenerlerine

Asılıp kalmışız öyle, görenler bizi görüyor

Görenler bizi görüyor, ve gidip geliyoruz dikkatle

Doğrusu, niye saklıyalım, hepimiz bunu yapıyoruz

Ama biz yaşıyorken de bunu yapıyoruz sadece

Cansız

Ve gidip geliyoruz dikkatle. "

...
Edip Cansever - Çoğullama

4.27.2008

ah zo!

"...Mesele de bu. İki yıl sonra İstanbul Avrupa Kültür Başkenti olacak. Bu çok iyi bir şey. Ama bana hep yaptıkları yüksek kuleleri gösteriyorlar. Kültürden söz ettiklerinde kastettikleri 'money'. Büyük binalardan, alışveriş merkezlerinden, lâlelerden bahsediyorlar hep. Bunlar "kültürün başkenti" anlamına gelmiyor ki, 'kapitalizmin başkenti' anlamına geliyor. " Tony Gatlif

4.19.2008

ahadaşım bekleme yapma


yaşamı sevmek kadar, içindekilere anlam yüklemek de mühim ve üzgünüm dostlarım, sizler birer hiçsiniz. -sen hariç, bi de sen, belki sen biraz, biraz da sen-
.
.
.
"Ve bir genç, şöyle dedi: 'Bize arkadaşlıktan bahset.'
Ve o cevap verdi:
'Arkadaşınız, cevap bulan gereksinimlerinizdir.
O, sevgiyle ektiğiniz ve şükranla biçtiğiniz tarlanızdır.
O sizin sofranız ve ocak başınızdır.
Çünkü ona açlığınızla gelir ve onda huzuru ararsınız.
Arkadaşınız sizinle içinden geldiği gibi konuştuğunda,
ne 'hayır' demek zor gelir, ne de 'evet' demekten çekinirsiniz.
Ve o sessiz kaldığında, kalbiniz onun kalbini dinlemek için sessizleşir.
Çünkü arkadaşlıkta, kelimeler susunca, tüm düşünceler, tüm arzular
ve beklentiler, gürültüsüz bir sevinç içinde doğar ve paylaşılırlar.
Arkadaşınızdan ayrıldığınızda ise yas tutmazsınız;
Çünkü onun en sevdiğiniz yanı, yokluğunda
daha bir berraklık kazanır, tıpkı bir dağın,
dağcıya, ovadan daha net görünmesi gibi...
Ve arkadaşlığınızda, ruhsal derinlik
kazanmaktan başka bir amaç gütmeyin.
Çünkü, salt kendi gizemini açığa vurmak peşinde
olan sevgi, sevgi değil, savrulmuş bir ağdır
ve sadece yararsız olan yakalanır.
Ve arkadaşınıza, kendinizi olduğunuz gibi sunun.
Eğer dalgalarınızın cezrini bilecekse,
meddini de bilmesine izin verin.
Çünkü salt zaman öldürmek için bir arkadaş
aramanızın anlamı olabilir mı?
Onu, zamanı yaşatmak için arayın.
Çünkü o gereksiniminizi karşılamak içindir,
boşluğunuzu doldurmak için değil.
Ve arkadaşlığın hoşluğunda,
kahkahalar, paylaşılan hazlar olsun.
Çünkü küçük şeylerin şebneminde,
yürek sabahını bulur ve tazelenir.'"

Halil Cibran

3.09.2008


lütfen beni diğerleriyle yalnız bırakın.

2.27.2008

ben düşünmenin suç olmadığı bir ülkede yaşamak istiyorum.

B.E.: Tamam vatan bölünmez, bilmem ne olmaz ama göz göre göre de bu çocukları bütün analar doğursun, toprağa versinler. Bu mu yani? Bir çocuğun ne demek olduğunu ben sizler gibi bilemem. Ben anne değilim, olamayacağım da. Ama anneler anlar. Başkalarının masa başı savaşı için evladımı harcayamam. Bir oyun oynanıyor ve biz oyuncağı oluyoruz. E.G.: İnşallah Allah bir oğul nasip eder de anlı şanlı askere yollarım. B.E.: Sonra ölüsünü eline alırsın. E.G: Eğer bunun için kaderde ölüm varsa, alnımıza yazılmış böyle bir şey varsa, onu da yaşayacağız. Bunun için şehitler ölmez, vatan da bölünmez zaten. B.E.: 'Şehitler ölmez vatan bölünmez' hep aynı klişe laflar. Hep bunu söylüyoruz zaten. Çocuklar gidiyor, kanlı gözyaşları, cenazeler... Klişeleşmiş laflar...

1.15.2008



"i have a love
i have a love for this world,
a kind of love that will break my heart
a kind of love that reconstructs and remodels the past..." Jens Lekman




1.13.2008

ben kimim nerdeyim çok tuhaf bir yerdeyim.


"Hotel Maya: Şansımıza, 'Vay be' dedirten bir dizayn otel. Alengirli bir sadelikle her şey bir şeyin içinden çıktığı için, odadaki mini barı bulmak için bütün çekmeceleri açmam icap etti. Birinden mönü çıktı: Edamame... Oyster kataifi... Thai Pesto Marinated Saba Mackerel... Sirloin Steak...

Öbüründen spa mönü çıktı: Detoxification/Traditional/Relaxation/ Dry/ Maya Indulgence Signature Therapy...

Bir diğerinden saç kurutma makinesi. Ve o da nesi: Albenili grafik kapak tasarımıyla bir kitap. 'The Meaning Of The Holy Qur'an/ Complete Translation With Selected Notes By Abdullah Yusuf Ali.

Çekmecede bir de mat metalden ok: 'Kiblat' diyor.

O kadar alışkın olmadığımız bir beraberlik ki, önce uyanamadım. Bir hip otelde mini bar ararken karşınıza, evet, kıble çıkıyor!

Wallpaper zihniyeti ve Müslümanlık bir araya gelebilir mi? İnanılır gibi değil ama gelirmiş!

Bizdeki en temel eksiklerden biri değil mi? Geçmişle bütün bağları kopar, ak-kara kafasından kurtulama, Müslümanlığı köylülükten kurtarama... Sonra tuvaletlerde abdest alanlardan ortalık diz boyu pis su... Dine göz kırpan stil, tarz, modanın iki meczupla üç rüküşe kalmasından da dirsek boyu ağda... Gel de Malezya olma!.." Nur Çintay A.

1.04.2008


"ben beni bıraktığımda, sen beni bırakma ya rab." Yunus Emre

1.02.2008

toute le mémoire du monde / kök temiz, filiz kirli


ben dedim ki "...romantizm boyutundan uzak bi sual. kendimi iyi hissettiriyosun sen, falan..."
u dedi ki "...bi de tuvaletten iki kişiyle çıkmışsın..."
ö dedi ki "...canın sağ olsun oğlum..."
ben dedim ki"...lakin ortadaki vahim bi durum var. yapmadığım bir şey için suçlanmak gibi bişi bu..."
b dedi ki"...belki o zamana kadar büyürüm..."
t dedi ki"...seni seviyorum ama sevmek benim için üzerine anlamlar yüklenen bişi diil..."
a dedi ki"...senden nefret etmiyorum. sen iyi bi adamsın..."
m dedi ki "...ben de seni seviyorum. gerçekten."

12.28.2007


yine şu lahzada -bünyede nadir görülen- baş ağrıları ile kendini gösteren proje ya da yerel söyleyişle karın ağrısı illeti ile dertleniyoruz. göçüp giden bellekler toplumsal olmasa da kişisel hafızamın ne kadar yedeksiz olduğunu gösteriyor. kim buna reva? ben mi? hiç sanmıyorum. kalıcı olmak istemiyorum, geçmek istiyorum!

12.22.2007

ex-next


sular çekilince, yine kocaman cüssemle küçük dünyamda beliriverdim...
(Foto: louline.deviantart.com)

12.09.2007


"Uzun süredir ABD'de yaşayan, misafirliğe gittiğim bir arkadaşım, ikinci günün sonunda uyarmıştı beni: "Bak bu yaptığın ayıp sayılır, kimseye selam vermiyorsun, asık suratla dolaşıyorsun, hiç değilse apartmanın asansör, koridorunda karşılaştığın insanlara bir 'Hi' de!"
Polisten hep korkmak, trafikte hakkını aramak için saygısız canavarlara dönüşmek, devlet memuru karşısında bir hiç olduğunu düşünmek, tezgâhtar ya da garsonlara karşı 'Nasılsa kaba davranacaklar' kaygısıyla hep gardını almak, stresi 'hayatın gıdası' diye yorumlamak, kapı komşun bile olsa yabancılara selam vermemek, yabancı olduğunun sürekli hissettirilmesine katlanmak, parayı değerini fark etmeksizin harcamak diye başlayıp uzayacak bir 'bozukluk' listesi mümkün bu şehirde.
Bir dostum, 10 yılı aşan Moskova macerasını noktaladı geçenlerde. "Bu şehrin insan üzerinde yarattığı tahribat çok fazla. Sürekli korkarak, çekinerek, güvensiz, saygısız ortamda yaşamak bozuyor insanı. Sistem sana kendini hep suçlu gibi hissetiriyor. Çocuğumun bu şartlarda büyümesine gönlüm el vermiyor" dedi. Ve ailesini de aldı, çook uzak ve sıcak iklimlerde bir yere attı kapağı. O giderken arkasından çok kişi "Yaptığı delilik!" dedi. Şimdi düşünüyorum. Bu şehri terk etmek mi delilik yoksa kalmak mı?" Suat Taşpınar

12.08.2007



"Etek sarı sen etekten sarısan sarısan
Etek sarı sen etekten sarısan sarısan
Kurban olam Bey dağının karısan karısan
Kurban olam Bey dağının karısan karısan
Sordum soruşturdum kimin yarisen yarisen
Sordum sual ettim kimin yarisen yarisen
Ben sormadan dolu gibi döküliy
Ben sordukça gözlerimden yaş geliy le le yaş geliy, vay
Bir gömlek diktirdim kolu düğmeli düğmeli
Bir gömlek diktirdim kolu düğmeli düğmeli
Herkes kaderine boyun eğmeli le le"

11.24.2007

rendım

kopi peystlerle köşe yazılarını dolduran salak yazarlar gibi hissediyorum, cepten yiyorum. kısaca bu aralar her söylediğinize "aa ben de!" "sen onu bana sor" "asıl ben..." gibi sinir bozucu tepkiler veren sinir bozucu insanların durumu, şarkı türkü şansonlarla benim aramda yaşanıyor. kısaca olmadı ama.





"You fight like the night
Weakness is my guide
I’m walking a dark road
I’m running out of time
I don’t want to die
I love your eyes
They show me above all
Show me I’m loveable " Malcolm Middleton

11.21.2007

b e n ö c ü y ü m


halo, itzbinelongtaym. hakikaten çok uzun zaman oldu. içimdeki iris ve bilimum yaşanmışlık kırıntılarını anlaşılabilemez bir biçimde metafor manyağı yapmayalı epey zaman oldu. aslında yazdığım yarım bıraktığım binlerce yazı var da günyüzüne çıkabilitesi pek olası değil. içimdeki o eski güzelliklerin öldüğüne inandırdığımdan mıdır yoksa birinin bizi gözetlediğinden midir bilmiyorum yazasım çizesim gelmiyor. ama bugün yılın en kötü günlerinden birini yaşamakta olduğumu hissettiğimden midir bilmem. arsız arkadaşlar gibi sana geldim işte.

"Oh sister, come for me
Embrace me, assure me
Hey sister, I feel it too
Sweet sister, just feel me
I'm trembling, you heal me
Hey sister, I feel it too" Depeche Mode

Lakin içim dışım sağım solumdaki sesleri kendi mikrokozmozumda yaşanan sıcak gelişmelerden dolayı duyamamaktayım. kim ne demiş, kim kimi sevmiş, kim kime giydirmiş, kim neye niyetlenmiş artık benim algı sınırlarımı aşan bir vaziyette; etrafta vızırdayan insanlar var. artık görmek istediğimi göremiyorum. duymak istediğimi duyamıyorum. sadece vızırdamaları duyuyorum. işin fena tarafı da pasifloralanmış bir vaziyette etrafta salınıyorum. dışı gülen içi kan ağlayan türkan şoraylamalarımdan gına geldi. ama iyi değilim bu aralar. dillendirememenin getirdiği iç sıkıntısı, ancak ve ancak vücudumu suçlayabileceğim bir uyku hali, ben ilerlemediğim için ilerlemeyen büyük projelerim, iş yaşantısının gerçek yüzü, modern şehir zımbırtıları, "zorttink is allak bullak" durumlu feysbuh kimsecikleri, histerik ülkesel saçmalamalar. normalleşme isteğinin artık anormal ve hatta paranormal karşılandığı bir şehir devleti. gerçi türk rüyasını yaşatmama engel olan herkese müteşekkirim. orası ayrı. ama insan kendini değersiz, biçare gördü mü her şey sıfırdan başlıyor. sizi gerçek hyatt regency'de poke'leyecek real turkish arkadaşlarınız olmadığından kelli bir itenek, onu geçtim düşmenizi engelleyecek bir takoz refakatçiniz olmadı mı her şey daha da beter oluyor. ne dışarı çıkmaya, ne manitasallaşmaya-halihazırda varolsa da- ne de erdemli kalmaya takatiniz kalıyor. şimdi boşlukta sen salınırken ben de yarın yeni işime hazır gidebilmek için uyuyayım biraz. sözü de izlediğim tek-şimdilik- bergman filminden bir ehlikeyfe bırakayım. "gün nasıl başlarsa başlasın gece her zaman hüzün ve kederle biter." the virgin spring

11.17.2007


"İstanbul, 2010'da Avrupa'nın kültür başkenti mi olacak? Nasıl olacak? İstanbul denildiği zaman nereleri anlıyoruz? Yenibosna İstanbul'da mı? Avcılar İstanbul'un içi mi? Hadımköy'de oturan İstanbullular yılda kaç kez denizi görebiliyor? Neyse, uzun lafın kısası Boğaz kıyısı ve birkaç kilit nokta dışında İstanbul, kimse kusura bakmasın, hani bizim dost ve kardeş ülkemiz Pakistan var ya... Hani darbenin bile darbesi olan ülke, diktatörler tarafından dürtülen ülke Pakistan var ya... İşte İstanbul'un herhangi bir Pakistan şehrinden farkı yok. İstediği kadar Haliç olsun, Boğaz olsun, ada Moda olsun. Yok işte. Şehrin ocağına incir ağacı dikmişiz. Hem de yoğurtlusundan. Ocakla da kalsak iyi. Koskoca şehirde yeşil alanların, beton alanlara oranı diye bir sayıdan bile bahsedemiyoruz. En son ne zaman 30-40 tane ağacı bir arada gördünüz? Hepinizi Maslak'a bekliyorum. Mashattan adı altında birtakım beton kuleler yapılıyor. İnsanlar buralarda oturmak için deli gibi paralar veriyor. Ya, Maslak'ta köpek bağlasan durmuyor, millet milyarları dayıyor. Neden? Çünkü Türkiye'de emlak çok büyük yatırım. Tek neden bu da değildir herhalde. Ya o Manhattan denen yerin bile biraz yakınlarında Central Park diye dev boy bir park var.
'Yeşilimizi bize verin ulan!' diye bağırmak istiyorum. Öncelikle Karadenizli tüm müteahhitlere, ardından 80'li yıllardan itibaren gecekondu belasını ve yamuk kentleşmeyi başımıza saran rahmetliye buradan sevgilerimi yolluyorum. Ya, cennetin tasvirinde bile ağaç, nehir var. Güzelliklerin hepsi doğada. Hiçbir kutsal kitapta 'Cennet öyle bir yerdir ki, oradaki dağların hepsini siyanürle zehirlidir. Denizi asit gibidir. Meyveleri hormonlu, tabiatı leş gibidir' yazmaz. Yani diyorum ki zaten cennet yaratmak zor bir şey değil. Hatta cennet gibi yerler yaratmak için bir şey yapmak gerekmiyor. Tam tersine hiçbir şey yapmamak, yeşile dokunmamak gerekiyor. Peki neden dokunuyoruz gibi gerzekçe bir şey sorayım mı? Yok canım, para için olduğunu hepimiz biliyoruz. " Kaan Sezyum

11.12.2007



ben: rölöve'ye girmiom:)
S.: :)
ne diyim, yoldaşımsın aslında.. :)
ben: bizden bi s.km olmaz mı sence?
S.: bence ne bir s.k, ne amc.k olur bizden sıçayım ya napalım ölelim mi yaa
ben: :)
allah belani ya...

10.21.2007

this modern life

İnsanın kendisini haybeden bir umut için ömrünü heba etmesi koymuyor da umudu olanın umudunun umurunda olmaması koyuyor... o zaman süper kürklü hayvanlardan gelsin "...you've got to tolerate all those people that you hate i'm not in love with you but i won't hold that against you..."

10.14.2007

belki de değil?


istanbul ankara istanbul ankara istanbul çanakkale edremit denizli muğla denizli istanbul mardin hasankeyf mardin diyarbekir nemrut şanlıurfa harran halfeti şanlıurfa mardin ankara istanbul ankara. yarın yine istanbul. yine köşe bucaktan köşe beğen dur. gitmek için gidilen, görmek için görülen, sevmek için varılan destinasyonlardan sonra yine sabit bir noktada zabitliğe başlayacak olmanın getirdiği derin elem ve keder -ikisi aynı şey mi?- içindeyim. içindeyiz belki de. -think that pain belongs to you but it happens to us all -dido-bilmiyorum uzaktan romantik bi şekilde yazınca afili duruyor. ama içindeyken mal gibi evet aynen mal gibi koşuşturuyorsun. şu aptal romantik yazılardan yazmıyayım diyorum. hani gidişat o yönde ya. aslında yaşantıma -çirkin artifikıl türkçe kelime- verdiğim istikamet şu yazıya yön verme gayretim kadar abuk. esasında "romantik" mimarlık eserleriyle aram o kadar fena değil ama bu husus dile yüze göze dökülünce benim sinirlerim zıplıo. romantizm insan doğasına aykırı. ya da biz onu çok pislettik belki de. yahu biz ne? başka bir çoğul şahıs yok mu? of çok sıkıldım şu muhabbetten. bir dalda tutunamıyorum zaten. emokid olmak için de az saçlıyım-yunov vataymiyn- bitsin bu yazı. bit.

10.11.2007

gerizekalılaştıramadıklarınızdan mıyız?

"Los Angeles'ten özel jet uçağıyla İstanbul'a gelecek olan Costner, İstanbul'da Ayasofya'yı, Sultanahmet'i ve Topkapı Palas'ı gezecek. " Sabah

10.03.2007

geçmiş zaman alır ki!

yine kara karargah'ıma geri dönüyorum. esasında yazıp bozduğum neşriyatı dizsem burdan köye yol olur lakin konumuz dili geçmişler değil. konumuz şu an. zaten bu aptal yazıları neden yazıyorum muhasebesini yapmamakla öğünürken bi anlık düşünceyle bu kadar uzak kaldım. bi de tabii artık yalnız olmadığımı üç beş yedi kişinin yazılarımı takip ettiğini düşünmek beni biraz sitreze sokuyor. yani esastan samimi olduğum bir ortamda, aman onun ekmeğine yağ sürmiyeyim aman şunu hazır olda bekliyeyim gibi hezeyanlarla samimiyetsizliğe dönüştürmek istemedim. bir arkadaşım neden benden bahsetmiyorsun dedi bir keresinde mesela. nasıl yani? diyemiyorsunuz ki. ben bambaşka bir hayat yaşıyorum. sen bugüne kadar bir yalanı yaşamışsın mı diyeyim. neyse artık diyebilirim. insanlar işte. zahiri ile gerçek hayat arasındaki dengede bir o yana bir bu yana yatıp şaşırmış halde debeleniyorlar. sonra şu (evet şu) zahiri alemde yarattıkları poş spays, castduit, ya da xyz'nın en azılı hayranı imajlarının gerçekle yakından uzaktan alakası olmadığını gördüklerinde yaşadıkları içsel dilemmaları size yansıtmaları, yumurtadan çıkıp kabuk seçmeleri, kendi boklarının yaydığı kesif kokulardan rahatsız olmalarını bir yana bırakıyorum sizi de beğenmez oluyorlar. burada birine kesin geçirdim ama kime acep. perihan mağdem yazıyor ben de yazarım. bakınız belki de blog tarihinde ilk kez bir paragraf başı yaptım. çünkü bu konuyu uzatmaya niyetim yok, sakin ihtirassız hayatımdan devam etmek niyetindeyim. evet, kimlerle başlıyoruz? nereden başlıyoruz? sevgili bloguma longtaymnosi kadar uzağım. nerede o sadece o ve benim olduğumuz boşluklar. bir kitapta okumuştum. şöyle diyordu. iyi de olsa kötü de olsa bütün hatıralar acı verir. e doğru diyorsun be kadın diye içinden geçiriyorsun. bu aralar ecnebi memleketindeki ikametimi özlüyorum. artık ne insanlarla konuşma takatini kendimde bulabiliyorum ne de elimdekilerin kıymetini idrak edebiliyorum. İftar açgözlülüğüyle sipariş edip yiyemediğim yemekler, gerçekten çok çok sevip, onlar için çok üzüldüğüm ama hiç belli edemediğim ailem, asla best friyends forevır olamayacağım bir gün hepsinin beni terketmesini beklediğim sevgili arkadaşlarım, arkadaş olmak isteyip asla kıvamı tutturamadığım değerli insanlar, boşuna harcanmış nakit ve plastik paralar. her şey gözümün önünden geçemiyor şimdi. esasında gün içinde düşündüklerimi bir kenara not edip yazına döksem pek de fena olmaz. bu hususta kendime güveniyorum. belediyecilik benim işim değil çünkü benim işim burda kendimi anlatmak.

9.19.2007

"löbeljikanpuvan"


" ...Sokakta da durum farksız. Flaman bilgisayarcı Freddy Hoevelen, "Belçika frangı tarih oldu. Milli futbol takımımız hiçbir maçı kazanamıyor. Kral, siyasileri bir arada tutamıyor. Boşanma vakti geldi" dedi. Flamanlarla Valonların 'boşanması' yabancı basının da gündeminde. The Economist 'Artık günü belirleme vakti. Belçika diye bir yer olmasaydı, kimse onu icat etmeye kalkar mıydı ' yorumunu yaptı. " Radikal

8.25.2007

nansens


yaz sil yaz sil yaz sil... ve yaz yazmadan biter.

8.24.2007

herkes farklı, herkes çeşit


""Türban konusunda çok hassassınız, biliyorum" diyen bir mail geldi. Hayır, türban konusunda hassas değilim, özel bir hassasiyet geliştirecek sebebim olmadı. Ailemde türbanlı kimse yok, hayatımda hiç tesettürlü biriyle arkadaşlık etmedim. Başörtüsü yüzünden mağdur olma, okuyamama, son dönemde bir de evlenememe... gibi sorunları birinci ağızdan dinlemişliğim bile yok. Sadece bu ülkede yaşıyorum ve ortalama IQ'lu sıradan bir insanım. Atla deve değil, iki gıdım empati o kadar da zor olmamalı. " Nur Çintay A.

7.13.2007

dont taç onli voç?

"Dünyayı güç ilişkilerinden ibaret görenlerin, hayatı güç ilişkileriyle okuyanların insanlığa reva gördüğü manzarayı üzülerek izliyoruz. Hukuksuz savaşlar, işgaller, acılar, gözyaşları, yoksulluklar ve kirlilikler. Oysa uygarlığın esas kriteri, esas kudreti ve esas güç, insani erdemlerin yüceltilmesi ve insan ruhunun zenginleşmesi olmalıdır. Bugün insana ait bütün kadim değerleri ayakta tutanlar, dünün ve bugünün sanatçılarıdır, insanlığın kültür mirasıdır." R.T.Erdoğan

6.30.2007

ehlileştiremediklerinizden miyim?


"...The book of love is long and boring and written very long ago
It's full of flowers and heart-shaped boxes and things we're all too young to know
but I love it when you give me things and you you ought to give me wedding rings..." The Magnetic Fields


6.17.2007

yap-pislet-devret


"21. yüzyılda İstanbul dünya imparatorluklarının başkenti. Yapıldıkça yıkılan, yıkıldıkça yapılan İstanbul. Doğasıyla, insanlarıyla, kâh uyumlu, kâh kavgalı. Kiminin saldırısıyla yıkılmış, kiminin ihmalinden çökmüş. 2 bin yıldır kesintisiz birilerinin yaşadığı, dünyanın en eski şehirlerinden. Buraya ilk yerleşildiğinde dünyamızda şehirlerde yaşamak ayrıcalık idi. Bugün dünya nufusunun yarısından çoğu şehirlerde yaşıyor. Şehirlerde yaşamak artık ayrıcalık değil kaçınılmaz.

Ölçüsüz sanayileşme çılgınlığımızla, uygarlığın beşiği bildiğimiz şehirlerimiz, topraklarından kopartılan sokağa mahkûm ettiklerimizle, sefaletin, isyanların mekânı oldu. Parası olan şehir dışına kaçtı, parasız olan şehre akın etti. Bugün de Asya'da, Afrika'da, Güney Amerika'da milyonlarca çaresizin mekânı olan şehirler, insan merkezli olmayan egemen düzenin kaçınılmaz sonuçları. Bu gidişe dur demek için Moskova, İstanbul gibi şehirlere girişleri pasaportla denetlemeyi düşünenler bile var.

Başka bir yol, büyük yatırımlarla şehirlerin yapısını değiştirmek. 21. yüzyılın İstanbul'u, turist çekmek, kongre düzenlemek için seyirlik bir şehir olmaya hazırlanıyor. Yoksulların yaşadıkları mekânların yıkılarak alışveriş ve eğlence merkezlerinin yapılması, eski mahallelerin turistik bölgelere dönüştürülmesi, kent içi yaşamın paralı kesimlere hitap ederek hayat pahalılığına dayanamayan eski İstanbulluların 'iç şehri' terke zorlanmasıyla, İstanbul 1453'ten bu yana en çarpıcı toplumsal ve mimari dönüşüme gebe. İstanbul'un sınırlarını surlar gibi çevreleyen beton siteler ise, başka şehirlerin tecrübesine bakılırsa, mahalle ve ailenin çözülüp cemaat yaşantısının yok olmasıyla, cürümün, yalnızlığın getirdiği sorunların, yıkıcı eylemlerin habercisi. Tüketilecek mamulmüş gibi pazarlanan, ulaşım gibi, çoktan çözümlenmiş olması gereken geçen yüzyılın sorunlarından öte ilerisini göremeyen, halkına değil, yatırımcıların kıstaslarını ölçü alarak rekabet eden şehirlerin yaşamla göbek bağı iplik kadar ince, piyasanın git-gelleri kadar belirsiz.

Gün gelir, Batı'da fabrikalar çürümeye terk edildiği gibi, bu yeni koca alışveriş merkezleri de başka mekânlarla birlikte boş kalabilir. Gün gelir, küresel ısınmaya karşı almaya zorlanacağımız acil tedbirlerle, terör korkusuyla, ya da yeni teknolojilerle, turizm anlayışımız, alışveriş âdetlerimiz değişir. Turistler evlerinde kalır. Hayalet mekânlar oluşur.

Amaç, şehirlerimizi dünyada değişen koşullara duyarlı, yerli, yabancı, herkes için yaşanabilir kılmak. Şehirlerin sürekliliği ancak, okuluyla, hastanesiyle, herkesin cebine uygun yaşam kalitesiyle, yüzyılımızın gereksinmelerine uygun yeni iş alanlarının yaratılmasıyla mümkün.

21. yüzyılda sorun, geçen yüzyılın hatalarını tekrarlayarak, otomobillere yeni yollar, köprüler yapmak değil, şehirleri otomobillerden kurtarmak. Şehirleri lunapark gibi aydınlatıp şenlendirmek değil, ışıklandırmanın, ısınmanın enerjisini doğa dostu kaynaklardan sağlayacak yatırımlara yönelmek. Öncelik, betonlaşmış şehirlerimize ağaç, çiçek dikip sulamak değil, kaynaklarını kuruttuğumuz, atıklarımızla zehirlediğimiz sularımıza sahip çıkmak. İstanbullular için düşünülmeyen bir İstanbul'u, uluslararası şehir yatırım borsasına mahkûm kılmayalım." Gündüz Vassaf
Resim: Chasedbyghosts2 - Ali Cabbar

6.07.2007


işte yine ankara hanesine koşar adımlarla ve de müteheyyiç geldik. insanın kendini dinlemesi için iyi bir fırsat elbet. istanbul'daki göçebe hayatımı niyahete erdirmeye ramak kaldı. artık -umarım- ben de "huzur"u bulabileceğim. lakin huzur denilen meret öyle yaman ki, istanbul coğrafyasında nasıl bir topografyaya yerleştiğinizden arkadaşlarınızla olan uzak-yakınlık mesafesine, "bina bilgisi 1" kurallarıdan gün ışığına, iki nokta arasındaki en yakın mesafelerden psikolojik savaşlara kadar etkili oluyor. evet neyse konuyu buğulandırmadan hohhohlamadan karne hediyemi istiyorum. bir adet konut. bi de insanları hayal kırıklığına uğratmamak-bu hususta sütten ağzımın yanışını hazin bir şekilde izledim- bi de. bi de bi de. zaten bitmez senin isteklerin. mardin'e de gitmek istiyorum. fas'a da. seneye italya, belçika, isveç turu yapacağıma kesin gözüyle de bakıyorum, ürdün de staj yapacağıma da. fransızcayı sökeceğime de. sonra iyi bir mimar olacağıma da inanıyorum. mutlu olacağıma da. beni sevicek bi patronum olacağını da düşünüyorum. halbuki ne saçma şeyler bunlar. bugün allah için ne yaptın diye sorsan yarınım için ne yaptın diye sorsan bana boşluk sana nah yaparım. istanbul ankara yolunda otbis tevesinde çıkan o maskeli başları görüp göz devirmek, empeüç dinlemekten başka ne yaptın, okuyacağım diyip getirdiğin tuğla gibi kitapların içi acımadı mı yolculukta? anca fırıldak bakışlar. gözleri kapalı olarak yaşamanın kolay olduğunu her geçen gün daha iyi idrak etmekten başka bugünden kar kalan bir şey yok. trendleri takip etmek, müzik dinlemek, para harcamak, "o"nun orada olmasını dilemek, anneye oflamak, senden olmayanı küçümsemek, sora gelip burda günah çıkarmaktan başka ne boka yarıosun? yarının için ne yaptın? bugün kendimi çok küçük, çok yavan hissediyorum. belki değilimdir. kurtlar sofrasında avarajın üstünde bi yerde olduğumu biliyorum ama bilmek ile hissetmek aynı şey değil. bugüne değin insanlarda şunu gözlemledim. kendini satmak, ne pahasına olursa olsun. boyalı küplerle konuşmak, onlara vurduğunuzda çıkan tınn seslerini bertaraf etmek için çırpınışlarını izlemek, ya da tam tersi tınnn sesleriyle gurur duymalarını seyretmek. insan da ayrı bi şerefsiz, hayatın anlamını hayatın içindeyken değil, dinlenirken sorguluyor. bu da bi ayrı bi mesai. aman yok. bugüne kadar yaşadığım tüm formatsızlıklardan, hayalkırıklıklarından, yanlış anlaşılmalardan, küstahlıklarımdan arınmak istiyorum. arın da gel.

5.27.2007


"Amerikalı bilim adamları, beynin ilk aşkı asla unutmadığını söyledi. K. D. Ü. psikologlarından N. K., yaptıkları 14 yıllık bir araştırma sonucunda, ilk aşka ait hatıraların bağımlılık yaratan ilaç veya uyuşturuculardan bile daha etkili olduğunu açıkladı. İlk aşka ait hatıraların beyne kazındığını belirten K., bu anıların kontrol edilmemesi halinde, evliliklerin dağılması, ve kronik yalnızlık gibi yıkıcı sonuçların yaşanabileceği uyarısında bulundu... Kalish, ilk aşkı unutmanın insanın gücünü aşan bir fenomen olduğunu da belirtti." Sabah
Fotoğraf: www.lesoir.be

5.23.2007

"...Genç Siviller'den gönüllerince bir cumhuriyet tarifi alsak? En çok özlemini çektiğimiz şey, tüm halkın katılımıyla yeni ve tam anlamıyla sivil bir anayasa hazırlanması. Darbecilerin yargılandığı, Yüksek Öğrenim Kanunu'nun kurumuyla beraber kaldırıldığı, üniversitelerin özgür olduğu, gençlerin düşmana karşı bir korkuluk olarak görülmediği, tek boy ve tek tip keresteler üretir gibi yetiştirilmediği bir ülke düşlüyoruz. Gençliğin iktidar söylemlerini koklamadığı, iktidar kimdeyse onun tarafında konumlanmadığı, tüm dünyada olduğu gibi, cesaretle farklı ve yeni şeyler söyleyebildiği bir cumhuriyet istiyoruz. Türkiye'de gençliğin şu an bildiği tek şey, zaten kendini korumaktan aciz olan siyaseti eleştirmek. Oysa ortada başka daha büyük iktidar odakları, hegemonik söylemler ve tekeller var. Önemli olan cesaret edip onlara karşı bir şeyler söyleyebilmek. Genç Siviller olarak hepimizin öyküleri, geçmişleri birbirinden farklı ama ortak ahlaki ve siyasi ilkelerde buluşuyoruz. Türkiye'de çözülmeyi bekleyen o kadar yakıcı problemler var ki... Kürt sorununa veya Hrant Dink cinayetine bakarken solcu olsanız ne olur, İslamcı, muhafazakâr veya liberal olsanız ne olur? Biz öncelikle vicdanımızın peşinden gidiyoruz, 'vicdani siyaset' yapıyoruz. Eğer ezilen karşısında içinde gerçekten acı hissedebiliyorsan vicdanlısın demektir, gençlik de böyle olmalı bizce." Radikal

5.21.2007


"zaman ilaç değil, zaman çürütücü, gülmek, gülmek mümkün mü?" Aydilge

sağda solda dirlik


eveet. bugün oy kullanma hakkımı ellerime aldım. kısa ve yorucu bir yolculuktan sonra bağlı bulunduğum mahallenin sosyetik/üst orta gelir grubu/bilinçakan insanlarının doluşturduğu bir kalabalıkta beklemek zorunda kaldım. insanlar ne garip. bilinç akıyor akmasına da. sanki "başına güneş mi geçti ne oldu sana" diye bağırasım geliyor içimden onlara. dışarıda kendileme alanına mitinglerde bile giremeyeceğiniz bir kimse çaresizce form doldurmaya çalışıyor. amarıka'da mastır yapmış, şu anda üst düzey yönetici olduğundan yüzde seksen arsız olduğum eli palm tutan bir plaza kimsesi dönüp hangi ilçede yaşadığını soruyor, dahası var en büyük derdi saçlarındaki beyazlıklar olduğunu tahmin ettiğim evlilik sonrası koyvermişliğiyle kilo manyağı olmuş teyzenin sorusu hangi ilde yaşadığımızdı. istanbul yazacağız di mi bu kısma diye çaresizce bana döndü. "elalem deliye biz akıllıya muhtaç" isimli son derece benmerkezcil gıcık sözü dillendirmek için sinsi bir fırsat daha. eller oğuşturulsun. sosyetik cumhuriyet kadın muhtarımız ise o plaza insanına he cağnım he yavrum dedikçe genç adamın kaale alınmaması neyin kendimi ezilenlerin sosyalist platformunda gibin hissetmeme yol açtı. ohh nası oluomuş sen ki bizi sokaklarda görmüyorsun demedim tabii ki. ona içten bi sempati duydum hatta bi ara empati yapsam mı die bile düşündüm. yani bu şey gibi. hani televizyonda savaşlar, binbir çeşit afetler görüp bir damla gözyaşı döküp sonra çay demlemeye gitmemiz gibi. vicdanımız iki damlaya tav oluyor. yoksa bugün allah için ne yaptım? hiç. neyse konuyu saptırmamak lazım. öyle işte. çok çılgın bi mahallede oturuyor görünüyorum. halbuki benim şu anda bulunduğum yokuş türkiye mozaği/ebrusu/frizi. zenciler, çingeneler, çarşaflılar, araplar, kafası aydın kimseler, liseliler, turistler, yokuşta her nasılsa top oynayabilen çocuklar, sepetle yumurta ekmek çeken ev hanımları, çıkmalar, eklektisizm, çan sesi, ezan sesi, yakında uzan sesi-seviyesiz espri-, boğaz, bize bakıp iki apartman arası ancak nası huzur bulunabileceğini gösteren mezar taşları, güzelim mermer çeşmeler. ve işin en ilginç yani bu serüven/biristanbulmasalı/istanbulşahidimdir/anlatistanbul sadece iki üç dakikalık bir yuvarlanışın neticesi. eğer bakmak istesek çok görebiliriz o zaman. geldiğim bozkırlarda böylesini görmemiştim ama oranın bana verdiği bir güzellik bu alışabilme, adapte olabilme, katlanabilme dürtüsü. neyse susar mısın ağıraksak? bugün magazinden bahsetmeyi planlıyordun bak yine romantik isyankarlaştın sonlara doğru. hepimiz bu tumturaklı lafların çizim yapmamaya yönelik küçük hareketler olduğunu biliyoruz. şimdi ona kadar sayıcam ve yavaşça ellerini o klavyeden çekiceksin. yok yok bi elim otoketi açarken diğer elim de diğer doğramasız pencereleri kapatıcek! ha-zır-mı-sın?
hamiş: ankara seni özledim.

5.17.2007

slm nbr kibbb


az kaldı, yapabilirim, daha iyisi olabilecekti (future "perfect" simple) ama yine de yapabilirim. şu lahza sadece son model bi dumaybest istiyorum. bi de öksürüğüm/aksırığım için bi zencefil-bal-süt trajedi dans üçlüsü, bir çay bardağı ıhlamur, bir tutam sevgi, suzanna tomaroo ohş ağıraksak sapıt! Tamam derin nefes alıyoruz... Son olarak içinde bulunduğumuz ahval(haller-en arabe) ve şerait(şartlar-aussi en arabe-) içine cuk diye oturacak bir perihan mağden cümlesi oturtmak istiyorum. "ben düşünmenin suç olmadığı bir ülkede yaşamak istiyorum."

5.14.2007

itham ediyorum!

"...Ama 'yarabbi şükür' lafını niye kullandın diyenlere çok kızıyorum. Bazıları burayı, yaşadığı yeri reddediyor ya! Sen hiç mi kullanmadın sanki 'yarabbi şükür' lafını hayatında? Tamamen Batı özentisi birtakım insanlar yaşıyor burada, onlar için bazı şeyler çok 'banal' oluyor. 'Körebe' albümünü yaparken 'bağlama mı, darbuka mı?' diyenlerle şimdi 'yarabbi şükür mü?' diyenler aynı insanlar. Onları kaale almıyorum, ama nasıl olur da böyle bir şeye kızabilirler diye şaşırıyorum. " Göksel

halka ve olaylara mütercim

"14 Mayıs 1950'de yapılan seçimlerle Türkiye'de tek parti yönetimi son erdi ve çok partili hayata geçildi. İşte o günden beri rahat yüzü görmedik. Halk meclisleri doldurdu, vatandaş Meclis'e giremedi, Reşolar Memolar memleketi yönetmeye kalktılar, her kafadan bir ses çıktı. O tek doğru partiyi kendi başlarına bulabilmeleri için halkın önüne defalarca sandık kondu, şaşırtmaca için çok sayıda seçenek sunuldu. Ancak her defasında 'bu halkı boş bırakırsan ya davulcuya varır ya zurnacıya' sözünü haklı çıkaran sonuçlar ortaya çıktı. Demokrasi bize beş beden büyük geldi. İşte bu yüzden bizim şimdilik layığımız bir Tek Parti rejimidir. Tek Parti kalsaydı, o parti de iktidara gelmesi meşru tek parti olan CHP olsaydı başımız ağırmaz, bu sıkıntıları, darbeleri, muhtıraları yaşamazdık, darbe mi olacak diye her gece boşuna gerilmezdik, istikrar olurdu, iş dünyası da önünü görürdü... Baykal'ın konuşmalarından niyet okuması yaptık ve buna göre CHP için bir Anayasa değişikliği paketi hazırladık. "-Saltanat geri gelsin. Sezer'in oğlu cumhurbaşkanı olsun. 3 CHP oyu 1 AKP oyunu götürsün. CHP'ye verilen oylar 5, AKP'ye verilen oylar yarım sayılsın. Anayasa Mahkemesi dağıtılsın, Kanadoğlu BAŞKADI ilan edilsin. Göbeğini kaşıyan adamların oy hakkı olmasın. Tespit için Bekir Coşkun yetkilendirilsin. Tandoğan ve Çağlayan mitingleri Halk Konsülü olsun, ayda bir toplansın. CHP seçimlere girsin. Kazanamazsa seçimler tekrarlansın. Halk Cumhurbaşkanı'nı değil, Cumhurbaşkanı halkı seçsin." www.gencsiviller.net

5.08.2007

nerden kalma?

"K. G. Osmanlı'dan kalma bir evde yaşıyor Ünlü caz piyanisti K. G., Emirgan'daki muhteşem evinin kapılarını 'H. A.' dergisinin son sayısına açtı. 1850'de inşa edilen evden artık G.'in piyanosunun sesi yükseliyor.. İ. C. C.'ın sahibi olan ünlü caz sanatçısı K. G., Emirgan'daki eski bir Osmanlı evinde eşi P. Hanım ve 7 yaşındaki kızı N. ile birlikte yaşıyor. 10 yılda 7 kez ev değiştiren G. ailesi, 1850 yılında yapılmış bu evi 3-4 kuşak sonraki varislerinden satın almış. Evi aldıktan sonra tadilat işlerine start veren ünlü sanatçı, evi yıkıp tekrar yaptıklarını ve dış cepheyi de ahşapla kapladıklarını ifade etti. Yaklaşık 5 aydır bu tarih kokan evde hayatlarını sürdüren G. Ailesi, baharın gelişiyle birlikte bahçenin de tadını doyasıya çıkarıyor. G., 4 katlı ve 480 metrekare kullanım alanına sahip evin restorasyonu için uzmanlardan yardım almış." Sabah

5.03.2007

bir kaç iyi adım


balansmanlı bir yüzyıl apartıman merdiveninin kovasından dökülen şualar, mumların gölgeleri devleştirmesi, vapurda sarayburnu, piscam, b.'nun tatlı dırdırı, her yokuşun bir de çıkışının olması, kamerada takla atan çocuk, b.'dan utanç ve onun "yazında güveni", ankara'yı istiklal'de görmek ve şemsiyesiz güzelleşen yurda dönüş, 600 saniyenin yavan dakika hesabı, bi arkadaşın arkadaşının arkadaşım olma ihtimali, profilden aptal görünen insanlar, yakınlık uzaklık muhasebesi, mimariye âşık olup, bi çatıya mertek olamamak, toparlanamamanın kronik olduğuna inandıran pejmürde oda, yeni ayakkabı sevinci, bilerek birileriyle yavşaşmak ve self-tiksinti, e.'nin insana kattığı veremi bilirim bilirim, hiç bişeyin eskisi gibi olamama ihtimali, kendini kelimelerle ifade etmenin kifayetsizliği ve yazının icadı... hayatın dengesi...
tüm yaşayamadığım yaşanmışlıklarıma gitsin sıradaki şair. -gariplik kader değil lan gülmeyin lan-
"aşk teknolojik bir kelime
bu gece sana uğramayı düşünmüyorum
saadet diyorsun çünkü
saadet: bir kilide sokulan anahtar
ya açarın ya da kapatırsın." küçük iskender

4.30.2007























(Things are queer - Duane Michal)


"...hey gidi duyumuna yandığımın dünyası,

alıp vereceğin olacak ille,

aşk maşk buz gibi yaşayacaksın." Edip Cansever

4.28.2007

hepimiz karındeşeniz


"...Demokrasi bunu gerektirir: gider türbanıyla Çankaya'da oturur, resepsiyonlara, törenlere katılır, Türk Kadını'nı da balll gibi temsil eder... Laikçi hezeyanlar buna el vermiyor: Bu hakikatle yüzleşmeye; AMA bu topraklarda yaşayan kadınların yüzde altmışının BAŞI BAĞLI. Başörtüsüyle, yemeniyle, türbanla, şunla, bunla. Bizim kadınlarımız inançları gereği başlarını örtmek istiyorlarsa, elbette örteceklerdir.
Bir dinsiz olarak inançlı Müslümanların inançlarının gereğini yapmaları (namaz da kılarlar, başlarını da bağlarlar) beni zerre kadar germiyor da- Batı okullarından başka okul görmemiş, anneannesinin annesi dahi İstanbul'da doğmuş (coğrafi konum anlatılıyor) bir kadın olarak beni bu görüntü (türban) daraltmıyor da-Bu kasmayı/germeyi/gerdirmeyi, 'Bizim haklı yerimizi BUNLAR işgal ediyorlar' ruh halini (temelde yaşadıkları tam da bu! 'kültürel' 'sosyal' sandıkları bir sınıf 'didişmesi' zümre 'çekişmesi') abes buluyor da- ESAS MESELEme geliyorum: Bir nevi Kadın Düşmanlığı Çeşidi olduğunu da düşünmekteyim 'Türbanlı Kadın! Gözümüze Görünme!' krizlerinin. (Kitliceez seni evine!) ...
...Ben yalnızca esef duyarım onları YOK sayarak bunca etkin ve yetkin şahsiyetlerini görmezden gelerek yapılan bunca utandırıcı (DA) konuşma adına... Hakiki bir TEMSİL sorunundan söz edecekseniz de: 'Yüzde on'luk baraj tamamen antidemokratiktir' yazarken bizim gibi zibidiler, nasıl sağır, dilsiz, kör ve bakarkör takıldığınızı hatırlatmak isterim. Yaaaaa! 'Demokrasinin şu dilimi bana yarar; öbür dilimi gerer' diye bi 'şey' olmaz. Onun adı: dik-ta-tor-yaaaa." Perihan Mağden

so what?

eveet. bugün kendimle küçük bi oyun (dublaj türkçesi) oynayacağım. kendime hayattan bi ara sınav yapacağım. evet. başlıyoruz. istediğim sorudan başlayabilirim ve kağıdı dik kullanmak zorundayım! mimarlık nedir? ıı. üç boyutlu mekan yaratma sanatı? yemedi mi? kültürü kullanarak şey oluodu. şimdi kültür cepte. bunu yaratacağımız mekanlarda gösteriyorduk. tamam. hmf. o zaman ortaya ne çıkıo? şekillendiğimiz kültürde çevre verilerinden yararlanarak üç boyutlu mekan yaratma zanaati/sanatı. bana göre boşluk yaratma sanatı. bi de artizlik yapma. bi de kahrolma. arkadaş nedir? arkadaş bi siktir git ya dediğimizde siktir olup gitmicek kimseye denir. asmaz germez . çoğunlukla maldır. gözden uzak olunca bi denişik olur. kullanılmışlık hissiyle kıllandırmadıysa en temiz en güzel döneminizi yaşarsınız. ama her beşer parametreli alanda olduğu gibi mütemadi bir çizgi olmaz, sleş dat kom olur, kesit çizgisi olur, üstte kalan çıkma olur, olur da olur. toparlamak gerekirse ay niyd e frend oh ay nid e frend tu meyk mi hepi isimli garb şarkısında olduğu gibidir ama ama ama mutluluğun formülü çok açık değildir. osmanlıca nedir? eski türkçedir. ölü bir dil sayılmakla beraber başbuğğğlar ölmüyorsa neden ölsün bu haybrid/haybörd/hıyabirit güzel. şu an haftada iki kere ruhunu çağırma seansına katılıyorum. katılıyo muyum? bu başlıbaşına bi başlık. neyse osmanlıca diye bir şey yoktur. o zaman selçukluca da olması gerekir. osmanlıca, türkçenin arap ve fars dilinden haddinden fazla etkilenmesi/etkileşmesi(?) neticesinde oluşmuş bir lisandır. türkçe gramatiğine uyduğundan buna başka bir dil demek yanlış olur. osmanlıca konuş da dinleyelim demek yedi ölümcül günah içinde olsa olabilicek bir cürümdür. ebeveyn nedir? iyi bişeydir. gün aşırı sizi arar nedensiz bi şekilde hasta olup olmadığınızı, havaların nasıl olduğunu, derslerin nasıl olduğunu sorar sonra kaybolurlar. aybaşınız geldiğinizde hayatınızdaki kanamaya tampon ilaç olurlar. ekstre, fatura gibi iki boyutlu, cüzdan, çanta, dolap gibi üç boyutlu, aşk meşk gibi çok boyutlu meselelerle ilişiklikleri akıllara zarardır, zararlıdır. az görülünce çok sevilir, aranır; çok görülünce çok sıkılınır, çok sevilince çok hoyratlaşılır, çok sevince çok üzülünür. gönül nedir? herkeste olan bir organa eski çağlardan beri aşk, nefret, acıma ne menem emoğşın varsa anlam yüklenmesidir. (processing...) biz de babadan ne gördüysek o. başka bir gönülle muhabbet halindeyken, gidip gelirken, atıp dururken üzerine frajil etiketi yapıştırmak elzemdir. heyecan nedir? belki de diğer bütün duygulardan komplike, uzun sürmeyen o yüzden onbir ayın (sağdan sola yukarıdan aşağıya; muharrem, safer, rebiyyülevvel, rebiyüllahir, cemaziyelevvel, cemaziyelahir, recep, şaban, şevval, zilkade, zilhice) sultanı gibi her dem baştacı olan. yapayı pek yavan, doğalı da kırk yılda bir gerçekleşen doğa olayıdır. Cevap Anahtarı: mimarlık 1 . Mimar olma durumu, mimarın işi ve mesleği. 2 . Belirli ölçü ve kurallara göre yapılar yapma sanatı, mimari. arkadaş 1 . Birbirlerine karşı sevgi ve anlayış gösteren kimselerden her biri, yaren. 2 . Bir ortamda birlikte bulunanlardan her biri, hempa, refik Osmanlıca 1 . XIII-XX. yüzyıllar arasında Anadolu'da ve Osmanlı Devleti'nin yayıldığı bütün ülkelerde kullanılmış olan, Arapça ve Farsçanın etkisi altında kalan Türk dili. 2 . sıfat Bu dille yazılmış olan. ebeveyn Anne ve baba: gönül 1 . Sevgi, istek, düşünüş, anma, hatır vb. kalpte oluşan duyguların kaynağı: 2 . mecaz İstek, arzu heyecan 1 . Sevinç, korku, kızgınlık, üzüntü, kıskançlık, sevgi vb. sebeplerle ortaya çıkan güçlü ve geçici duygu durumu. 2 . felsefe Coşku. (Kaynak: www.tdk.gov.tr)

4.25.2007


sizi sevmek zorunda olmadığımı bilseniz keşke.

4.24.2007

yüzüne de söylerim canım! söyledim hatta!


“iki kişi arasında geçen sohbetlerin çoğunda, o an orada bulunmayan üçüncü bir kişinin nerelerde hata yaptığı ya da (nadiren de olsa) nerelerde örnek davranışlar sergilediği konu edilir. Hem gayrı resmi hem de resmi konuşmalarda başkalarının kötü huylarıyla, erdemleriyle ilgili saptamalar yapma eğilimimiz kendini gösterir. Oysa “dedikodu” diye adlandırdığımız şey ahlak felsefesinin halk dilinde ifade bulmuş halinden başka bir şey değildir. Evet, dedikodu yaparken kinimizi, kıskançlığımızı, hayranlığımızı damıtıp somut hipotezler biçiminde sunmayız karşı tarafa belki ama iyiliğin ne olduğunu belirmeye çalışan, bunun için çözümlemeler yapıp çalışmalar kaleme alan filozofların izinden gideriz aslında.” Mutluluğun Mimarisi - Alain de Button

4.22.2007

içimdeki keriz


lan boşluk, son günlerde mutlu olduğumu hissediyorum. lakin bu bildiğin gibi değil. yani hani mutluluk nediri kendi içimde sorgulamadan mutluyum. biraz düşünsem esasında ne kada sefil bi hayat sürdüğümü görüp kederlenebilirim. Asla gerçekleştirelmeyen kısa vade planlarının bulunduğu post-it notlarının dikey düzlemden aşağı süzülmesine, yüzünüze gülen lakın iki kuruşa başka bir arkadaşa, başka bir hayata, başka bir yalana sizi satacak sevimsiz arkadaşlara, kendini kendisi sanan kendinibilmezlere, kutularda tepinen kuku çevresi görünen mankenlere, yüzsüz özgürlükçü faşizanlara, yan odada uyuyan arkadaşımın ciğerden kopup gelen aksırmalara, klip çekmek için terk edilmiş endüstriyel yapılardan başka bi yer bulamayan götüm ona rakçılara, dünyanın kaymağını yemiş ülkelerden gelip kaymak gibi kalakalan ülkemize döviz bırakmaya gelip de boyları bir anda iki sensen uzayanlara, dünyanın orta yerinde açlık çeken, öldürülen, tecavüz edilen, dışlanan, tabaklarındaki her bir pirinç tanesinin kıymetini bilen insanlara, evrenin mütemadiyyen büyümesi fikrine kafayı takmassam mutlu oluyorum. o zaman mutluluk parametrem nedir? zamanında sevmediğim bir idadi mektep muallimem şöyle demişti "dünyadaki bir kişinin mutsuzluğu bile tüm dünyayı mutsuz edecek kadar güçlüdür" ya da böyle bişeydi. yani mutsuz olmak şart. farkında olan bi insan mutlu olamaz. bize hep bu öğretildi. bize derken işte aklı selim sessiz azgınlığa. bugün hotel rwanda isimli bana yarım litre gözyaşı ağırlığınca sümük ve 8 metre tuvalet kağıdına mal olan yapıtı izleme olanağına sahip oldum. belki onun getirdiği düşünceler beni buraya itti. mutlu muyum? ama yıllar yılı ergenlik ve yakın sonrasında mutluluğu bir aptallık belirtisi olarak görmedik mi? yalan mı? mutlu olmak tukaka değil mi? mutlu olmassak hayatın bize sunduğu şeylerden daha fazlasını hak edebilecektik . yani mutsuzluk bi yandan da hep o yunan-roma heykellerindeki ideale ulaşma fikri değil mi? e yok işte olanı da taş onların. herkes daha fazlasını hak ettiğini düşünüyor. daha iyi bi yaşam mümkün, daha çok para kazanmalı, çocuk-kariyer bağıntısındaki ters orantıyı tersine çevirmeli, genital organlarından daha çok insan geçmeli. hep şunu söylemiyor muyuz? sarılıp uyuyacak biri olsun. çok basit gibi. lakin kolunuzun üstünde/altında biri varken ve o uyuşurken siz o kolu çektiğinizde bile o tatlı hayalin hayalini kuruosunuz.-the ark "oh no i wasn't dreaming of dreaming that dream". ben artık hayatı olduğu gibi kabul etmeye karar verdim. bu teslimiyetçilik değil. esasında öyle net bi karar da değil. sonuçta insan olmanın hem en güzel hem en kötü yanı bu. bi yanda eski fotoğraflara bakıp ne kadar tombiş, bodur, rüküş, kaşlı olduğumuza hayıflanırken diğer yandan o zamanki hissiyatımıza dönmek için neleri verebileceğimizden bahsetmekte beis görmüyoruz. son zamanlarda başıma gelen garip tesadüfler, hoş insanlar, boş mahlukatlar, ilginç kesişimler, küresel ısırmalar beni hayatın ne güzel, ne derin bir şey olduğunu hissettiyor. bugün değer verdiğim hayatla sorunu olan bir arkadaşım bana uzunca bir söylemimden sonra şöyle söyledi "insanlar bi âlem". ne güzel söz! düşünsenize bir insan başlıbaşına bir âlem. içine girmek istersiniz istemessiniz orası ayrı (metafora kapalı). zaten oldum olası kısa cümleleri, "sessiz" şarkıları, küçük evleri sevmişimdir. "ay ne kadar minimalsıığn" bayalığından uzak, low rise-high density(her türlü metafora açık) bir dünya umuduyla!

4.16.2007

şimdi yazıp yazıp sildiğim şu yazılardan ve kötü internet bağlantılarımdan bahane ederek yazmadığım bloguma geri dönmek istiyorum. lakin bağlantı olanakları elvermiyor. gelgelelim dimağımda iki lakırdıyı toplayıp bişiler yazmak var mı derseniz yok, derdim yine istanbul'la. İnsanın alıp veremediğinin bolca olduğu kaç kent vardır şu dünyada? soruyorum. kim abu dabi'yle dertleşir? kim lagos şehrini bir çiçekle özdeşleştirir? insan her gün görüp günden güne eriyen bu şehre nasıl acımaz? kendi sorunlamızın esas sebebi olduğu yetmiyormuş gibi bi de kendine çeki düzen vermiyor.

3.29.2007

anana mı küfrettik?


"bazen biriyleyken insan daha yalnız olabiliyor..." Woody Allen
(Fotoğraf: G. S.)

3.27.2007

gidelim buralardan dayanamıyorum!

Hepimiz Cenevizliyiz! Allah bu ülkenin başına gelen giden bütün göt politikacıların, bu ülkeyi, bu şehri kuşa çeviren bütün küçük burjuvanın, laz mütaahitin, otopark mafyasının, "küçük" esnafın, taşralının, bilirkişinin, kendini bilmezlerin belasını versin. Orospu çocukları çekin şu güzel diyardan elinizi! 700 yıl yağmur çamur demeden üzerinde konaklayan her medeniyetin sırtını dayamasına sesini çıkarmayan şu biçare "duvar"dan ne istiyosunuz? Sikerim metronuzu! Alçak adamlar! "Taksimden Haliç’e inen metro inşaatı, Galata’da durdu. Çünkü projeye göre metro, Cenevizlilerden kalma tarihi Galata surlarının tam üzerinden geçiyor. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, “Sadece o duvar sorun yaratıyor” şeklinde açıklama yaptı. Topbaş’ın ‘duvar’ olarak adlandırdığı Ceneviz surları ve üzerinde yer alan Yanık Kapı ise İstanbul kültür mirasının en önemli parçalarından biri. 700 yıllık Yanık Kapı, Galata surlarının 12 kapısından ayakta kalan sonuncusu ve uzmanlara göre, Galata Kulesi kadar değerli bir yapı. Kapının üzerinde yer alan tarihi arma da, Galata’nın Ceneviz kolonisi olduğu günlere dair önemli bir belge. Yanık Kapı 1335 yılındaki yangından sonra inşaa edildiği için bu adı almış. Zeminin yükselmesi ve araç geçişleri ile kapı zaman içinde tahribata uğramış. Son olarak 2005 yılında bölgedeki doğalgaz inşaatı sırasında, İGDAŞ’ın kepçesine takılarak kırılmış. Kaza sonrasında yapılan restorasyonun ardından tarihi arma demir parmaklık içine alınmış. Kepçelerin, kamyonların tahribatından kurtulan Yanık Kapı ve Ceneviz surları, bu kez büyükşehirin metro projesine takıldı. Büyükşehir Belediye Başkanı Kadir Topbaş, proje yapılırken, surların hesap edilemediğini söylüyor. Doktorasını sanat tarihi üzerine yapan Mimar Kadir Topbaş konuyla ilgili olarak “İş belli bir noktaya geldiğinde farkettik” diyor. Ancak Başkan Topbaş’ın farkedilemediğini söylediği Galata surları, şehir planlarında net bir şekilde görülüyor. Büyükşehir Belediyesi, metro inşaatına devam edebilmek için Kültür ve Tabiat Varlıklarını Koruma Kurulu’ndan görüş sordu. Kurul da surların taşınmasına karar verdi ve taşınma işleminin ne şekilde ve nereye yapılacağına dair bir bilim heyeti raporu istedi. Ancak henüz bu heyet oluşturulamadı. Uzmanlara göre, surların taşınması mümkün değil. Ayrıca taşınması halinde nereye götürüleceği de ayrı bir sorun oluşturuyor... Z. S. - Ankara 23 Mart 2007, Cuma 12:54 ben orayı henüz görmedim, sakın ha oraya zarar vermeyin. orası türkiyenin tarihi! " www.ntvmsnbc.com

2.10.2007

benbeylegüzelimfalanfilan


"...İnsan uzun süre hiç kimseye karşı hiçbir şey hissedemeyince, bir noktadan sonra kendisinden korkar oluyor. "Ben biraz daha arayı açarsam, bu gidişle hadisenin fikrinden bile uzaklaşacağım; nasırlı duyargalarımın imkân tanıdığı rahatlığa iyiden iyiye alışacağım, aşk meşk meselesinin kepenklerini sonsuza dek kapatacağım" gibilerinden bir vehme kapılıyor.

Bu gibi endişelerin paniğiyle, biraz kendini kandırıp, biraz kendini sırtından itekleyip zorlayıp, kıpırdayası olmayan kalbine ve beynine zorla kıpırtı empoze ediyor.

Anlayacağınız, laf olsun torba dolsun hesabına, kendisine yeşillenecek birilerini arıyor, aramakla kalmayıp bir de üstüne buluyor.Bunlar bünyeye lâzım şeyler. Yok, yoksa, aşk şarkılarında hislenmek için hep envanterden faydalanmak gerekiyor. Geçmiş ilişkiler milişkiler hatırlanıyor, eski defterler açılıyor. Bitmiş gitmiş davaların peşinde, üstün başın manasızca küf kokuyor.

Bu gönül işlerinde envanterden kime ne hayır gelmiş ki canım?...

Yolda karşımıza daha iyi bir şey çıkarsa değerlendiririz elbet; şimdilik bu kadarı da yetiyor. Hatta yetmek de ne, insan hayat belirtisi verdiği için resmen mutlanıyor." Ebru Çapa

2.05.2007

elifbağ öğreniyorum!

Aşkım isyanlardanın yerini aşkım nisyanlardaya bırakmasıyla birlikte hayat komplike olmaktan çıkar. ilk önce artık her yüzde ondan bir şey aranmaz, yeni birileri bulunmaya çalışılırken titizlik aranamamakla beraber bu ileri safhalarda sütten ağzı yanmaya dönüşür ki fenadır, insanlara daha bi temkinli, çekingen yaklaşılır kaşarlık müessesinde işe alınmadıysanız. arkadaşlara daha bir sarılınır, türkan şoray misali "herkesin sevgilisi" olunur. tensel ihtiyaçlarınızı arkadaşın ensesine tokat, saç çekme, ağlayan kızların omuzlarınızda oluşturduğu ıslaklıkla karşılanır, yeşerilir onun olmadığı her yerde canımlar başlar. asillikten avamlığa ya da tam tersine geçilir. ne değilseniz o olunur. Sonra teknolociler gelişir, geniş bant internet hizmetleriyle "al bak bu şargı bizim şargımız olsun", "of ne biçim smayli koydum ama" diyerek "ye avatarım ye" prensibiyle önceden mendil düşürme, gerdan kırma, göz süzme, dokundurma, elle tacizin yerini bu samimiyetsiz/soğuk/ucuz şeyler süsler. Ama geçecek de bir gün gelecektir. ne olucak bu gençliğin hali diye kaygılanmak yersizdir, çünkü gençliğin halini iki kurtlar vadisi bir sihirli annem arasına sıkıştıran entel kuntel sağlı sollu insanlar sorunların köklerine inmekten acizdir. gençler ise her önüne gelene verir. bu da görece iyi bi şeydir. fakat sorunu çözmeleri için onlarında büyümeleri lazımdır. ama büyümek kötüdür. Bu konuda tıbbın aktarlardan daha fazla ileride olduğu muğlaktır. Bu yazının da amacı sapmıştır. susulmalı, bavullar hazırlanmalı, yollara düşülmelidir.

1.31.2007

Vatan kurtarmanın türlü yolları


"Adam kararlı mı kararlı, vatanı kurtaracak. Oturmuş sabaha dek düşünmüş, 'Ne yapsam da vatanı kurtarsam' diye. Gözüne uyku girmemiş. Sonunda 'dank' etmiş kafasına, "Buldum," demiş, "G.-L. araba vapurunu kaçırırsam vatan kurtulur." Vatanını çok sevdiği için vapuru kaçırmış. Ama herkes onun kadar vatansever olmadığı için vapuru adamın elinden alıp kendisini de hapse tıkmışlar. Bu işi hiç anlamamış, "Allah Allah" demiş adam, "şurada ne güzel vatan kurtarmaca oynuyorduk. Neden oyunbozanlık ediyorsunuz? Yoksa siz vatanınızı sevmiyor musunuz?" Bu acemi vatankurtaran, vatan dediğin şeyin kolay kolay kurtulamayacağını henüz anlamamış belli ki. Vatan dediğin kocaman bir şey. Bir tarafını kurtarıyorsun, diğer tarafı batıyor. Sen canını tehlikeye atıp gemi kaçırıyorsun, etmedik lafı bırakmıyorlar. "Ne yani gemi kaçırmakla vatanın kurtulduğu nerede görülmüş birader!" "Valla bizim çocuklar o araba vapurundaydı, korkudan altlarına işediler. Vatanı kurtaracaksa işesinler, bir itirazım yok, ama bu arada vatan da kurtulmuş filan değil." "Vallahi bir zamanlar vatanı kurtarmak için uçak bile kaçırıldı, vatan gene kurtulmadı. Tınmadı bile. Lök gibi oturuyor oturduğu yerde. Bu vatanın kurtulmaya niyeti yok galiba." Vatan uğruna adam öldürmeyen, gemi kaçırmayan, hamburgerci bombalamayan genişçe bir kitle var. Bu insanlar çok bilmiş çok bilmiş soruyorlar: "Gemi kaçırdınız da ne oldu yani? Türkiye'nin dış ticaret açığı mı kapandı?" "Hırant Dink'i vurdunuz da ne oldu yani? Ulusal gelirimiz mi arttı?" Bunlar, her şeyi parayla ölçen iflah olmaz materyalistlerdir. Ulusal birliğimize ve bütünlüğümüze zararlıdırlar. Ama elbet sıra o ayrık otlarına da gelecek! Biz vatan kurtaranların en sinirlendiği şeylerden birisi 'Hepimiz Ermeniyiz' lafı oldu. 'Hepimiz Amerikalıyız, hepimiz AB'liyiz' gibilerinden daha anlamlı ve yararlı benzetmeler dururken nereden çıktı şimdi bu 'Hepimiz Ermeniyiz' lafı, anlamadım. Bildiğiniz gibi AB vatandaşı olmak için yanıp tutuşuyoruz. Adamlar ayaklarını giriş kapısına koymuş, 'Seyyar satıcılar ve hurdacılar giremez' derken bizi de iteleyip duruyorlar. Her sene Amerika'da 'yarı vatandaşlık' demek olan 'Yeşil Kart' için binlerce Türk kendisi feda edercesine çırpınıp duruyor. Birileri de 'Hepimiz Ermeniyiz' lafına pek alınıp gemi kaçırıyor!... " Türker Alkan

1.27.2007

...only mads are sane.


www.piyalemadra.com

1.25.2007

Arkanda arı var!


İstediğini bulamamanın ötesinde beşeriyeti daha bir vahamete sürükleyen şey ne istediğini bilememek/bileyememek/kestirememek. Bu sadece falların ilgi alanı iş-aşk-para-aile kategorilerinden de öte bir şey. Bu hayatınıza öyle bir sirayet ediyor ki baktığınız menüdeki yemeklerin hiç birini ya da hepsini istemenizin önemi kalmıyor. Sadece üzerinizdeki o dayanılmaz seçme dürtüsüyle bir şeyler söylüyorsunuz. Amaç-araç-anaç çoklamalarındaki karmaşa hayatınızı piç etmekle de kalmıyor tat tut bırakmıyor. Belki de ösese’nin bize daha bir benimsettiği bir dürtüyle/özgüvensizlikle ama ya öbürünü seçseydim, ya diğerini seçseydim ne olurdu, üç soru daha yapaydım Ottüye kapağı atmıştım diye üçüncü kuşaklara kadar anlatılacak yerinmeler hayatımız oluyor. Bi Eş kadar olamıyoruz, o Pikaçusunu seçiyor, keyfi yerinde. Hayatımız yaptığımız seçimlerin toplamıymış. Mış mış. Ben de seçmek isterdim. Otobüs firmamı, seçmeli derslerimi, palyaçolu zincirlerde büyük boy seçimini. Bilmiyorum her şey bir anda oldu. Aslında hiçbir şeyi gerçekten istememekten de kaynaklanıyor bu. Ne istedin de bahşetmedi yüce tanrı sana. Yediğin önünde yemediğin arkanda. Tabi şükürün de dozajını iyi ayarlamaktan geçiyor. ‘career bitch’lik ile meramını dillendiremeyecek kadar anadile sahip olamama arasında geniş bir yelpazeden Ph 5.5 kıvamında bi yer edinmek gerek.


iyi ki doğduk her birimiz!

12.20.2006

bu havada gidilmez!

"...Mevzu AB olduğunda, çook uzaktan bakan bizler bile bu kadar bezginken, siz memlekette ne haldesiniz acep? En büyük hüzün kaynağı, başımızı devekuşu gibi AB kumuna sokmuş olmamız, 'İsterim de isterim' diye salya sümük ağlamamız, 'AB olmazsa İran oluruz' korkusuyla yamanacak yer aramamız, bölünmüş kamplarda her gün daha yüksek duvarlar örüp birbirlerine diş bileyen insanlarımızla bir kıyamete uygun adım yürümemiz. Oysa her şey o kadar kötü mü? Ne petrolü ne gazı varken, mecbur olduğu için çalışıp üreten bir ülke, son 20 yıldır dünya pazarlarına çıkmayı da, malını ve emeğini satmayı da öğrenmiş durumda. Rusya'dan Orta Asya'ya, Afrika'dan Orta Avrupa'ya inşaatları, fabrikaları, markaları, işçi ve işverenleriyle Türkler zaten dünyayı fethediyor. 'Kapıkule'den ötesi' edebiyatının tabutu çoktan çivilenmiş. Bizde vatandaş devlete tur bindirmiş, içerideki zincirleri kırıp dünyaya kapağı atınca gücünün farkına varmış, gaza basmış gidiyor. Memlekette bu dinamizme güven, bu yaratıcılığa imkân olmadığı için herkes dışarı kapağı atmanın peşinde. Okun yaya, 'Senin götürdüğün, benim özgürlüğümdür' dediği gibi, gidenler aslında Türkiye'nin çok şeyini alıp götürüyor... " Suat Taşpınar

11.16.2006

know thyself

- saçımı kestireyim mi? + boşver iyi böle - değmezmişsin + nasıl yani
-------------------------
- saçımı kestirim mi? + çok kısa kestirmeeee + hani belçikadayken kestirdiydin ya + tarkan modeliii + öle yap - değmezmişsin + len
------------------------
- saçımı kestirim mi? + ne kadar + kestirdin mi - değmezmişsin + yaa
-----------------------
- saçımı kestirim mi? + kestirdin mi? + inanmam - değmezmişsin + haaa ay gozluum yok anam
--------------------------
- saçımı kestirim mi? + kestir bence - değmezmişsin
----------------------------
- saçımı kestireyim mi? + efenim ? - değmezmişsin + ne diyon yahu ?
------------------------
- saçımı kestirim mi? + evet + kestir - değmezmişsin + bu arka fonda duran fotodaki gibi yap
------------------------------
- saçımı kestirim mi? + hayıır! - değmezmişsin + kestir kestir
--------------------------------
- saçımı kestirim mi? + sen bilin - değmezmişin + kestirmek istiyosan neden kestirmiyosun?

11.05.2006

türkiyeli olmaktan tiksindiğim anlar

"Türkiye'de tarihi eserleri koruma konusundaki boşvermişliğin en son örneği, 'Çifte Minareli Medrese'de yaşanıyor. Selçuklulardan kalma, açık avlulu, iki katlı medresenin hemen yanına Büyükşehir Belediyesi tarafından 38 dükkân yapılıyor. İnşaat, mahkemenin verdiği 'durdurma' kararına rağmen sürüyor. Çifte Minareli Medrese'nin doğuya bakan tarafındaki işyerleri geçen mayıs kaldırıldı ve işyerleri yıkılan esnaf için 38 dükkân yapımına başlandı. Sivil toplum örgütlerinin tepki gösterdiği tarihi eser yanındaki yapılaşmanın önüne geçmek için dava açıldı. Erzurum 2'nci İdare Mahkemesi, 12 Haziran'da verdiği kararda inşaatın durdurulmasını uygun gördü. O günlerde temel seviyesindeki inşaat, verilen durdurma kararına rağmen devam etti ve neredeyse tamamlanma aşamasına geldi. Mahkemeye başvurarak durdurma kararı çıkmasını sağlayan avukat Necati Bölükbaşı, medresenin üçüncü derecede 'arkeolojik sit alanı', birinci derecede 'korunan kültür ve tabiat varlıklarından' biri olduğunu söyledi. Bölükbaşı, "Tarihi eserin tahrip olacağı, telafisi güç ve imkânsız zarar doğacağı için yürütmenin durdurulmasına karar verildi. Buna rağmen inşaat tüm hızıyla devam ediyor" dedi. Büyükşehir Belediye Başkanı Ahmet Küçükler, 'konu yargıya intikal ettiği' gerekçesiyle konuşmazken, belediye adına savunma yapan üç avukat, "Medresenin yıkılan ihata duvarı (medreseyi ve avluyu çevreleyen duvar) önüne, tarihi ve kültürel dokuya uygun, bu tarihi eseri de koruyacak işyerleri yaptırılıyor" dediler." Radikal
(Fotoğraf: Dick Osseman)

11.02.2006

Serbest Düşme

Bu ülke adam olmaz belki ama umarım bi gün kadın olur. Bu sözler naçizane kendime ait. Kadının delik olarak görülmediği kadın olarak görüldüğü bi bağlamdan bahsediyorum elbet. Yoksa hepimizin bir iki eksik fazlayla delikleri mevcut. Artık etliye sütlüye bilimum çeşniye karışmadan yaşadığımız hayatlardan kurtulma zamanı değil midir yahu. Gaza gelemeyecek kadar ağır iç yaralarım var -vah yazık- gerçi bazıları bu yaraları gurur diye göstere göstere geçitler yapmayı da seviyor ama. Siz sesinizi çıkarın. Birilerinin çıkarması lazım. Hayat zaten çok saçma bi şey. Mesela; 21 yıl önce: Uzun zamandır deniz yüzü görmemiş bir şehirde bilmem hangi hastanede münasip bi yerden gün ışığına ulaşıyorsunuz. 18 yıl önce: Neyüdüğü belirsiz bir orta anadolu şehrine doğru muhtemelen sarıp sarmalanıp yola çıkıyorsunuz. 15 yıl önce: Annenizin size getirdiği kırmızı önlüğe bakıp Germenlerin kintergarten dediği aptal Amerikalıların çoğunlukla kindergarden olarak yazıya döktüğü şeye gitmeyi reddediyorsunuz. Bu belki de sosyalleşmenize belki de en büyük keti vuruyorsunuz.
13 yıl önce: Kimine acı kimine tatlı vatana giderken aşağıdan baktığınız bulutlara yukarıdan bakılabileceğini-ve daha iyi görünebileceğini- akıl edebiliyorsunuz. 11 yıl önce: Yeni okulunuza attığınız ilk adımda karşınıza çıkan insanın tali kelamının size kravatının amarikadan it-al olduğunu söylemesiyle -farkında olmasanızda- özal sonrası çağın en nadide sünepe gençliğiyle hayat bulmak zorunda olduğunuzu derinden hissediyorsunuz. 9 yıl önce: O’nu düşünüyorsunuz ama o aslında belletildiğiniz o değilmiş. Başka o’larında olabileceğini görüyorsunuz. Ama her şeye rağmen o’larda “her şeyi kendi yanından görür, almak istediğini alır” prensibinin dil, din, mezhep, ırk, cinsel tercih tanımadığını görüyorsunuz. 4 sene önce: Köşeli bohçasını kapıp gelen eli kalem tutan gençlerden oluşmuş bir eğitim kurumunda geçiçi entelektüel proletarya’nın içinde avaraj üstü-kime göre neye göre- bi yer ediniyorsunuz. 3 sene önce: Hayatınızın ilk ummadık taşıyla karşılaşıp hayatınız en güzel günlerini yokluğuyla bile yaşattığı için tanrıya şükür edebiliyorsunuz. 1 sene önce: Artık eski bayramların nerede olduğunu sorgulama hakkına sahip birey oluyorsunuz. Bayram = Çocukluk gibi basit bi denklemi çözmek biraz daha vakit alabilecek tabii. 6 ay önce: Yüzde onlara tekabül eden hocadan önce derse girebilme olasılığınızın yüzde doksanlık kısmını oluşturan bi günde hocanızın Frenkçe “bugün erkencisiniz beyim” serzenişleri arasında genelde resimlerine ve başlıklarına bakarak avunduğunuz metro gazetesini çantanızın içine tıkıştırıp dersin akışına kendiniz bırakıyorsunuz. 3 ay önce: İlk kez göreceğiniz bir şahısı karşılamaya ikinci dereceden akraba ile gitme zorunluluğunuzun bulunduğu, “burada gril yapmak yasaktır” tabelası görmenin tabii karşılandığı bir diyardan ayrıldıktan bir gün sonra ikinci dereceden en sevdiğiniz kimsenin tarlasında annesinden kopardığınız salatalıkları yerken, zararlı otları yolarken bulabiliyorsunuz ve sonra tırnaklarınızın içindeki toprakları fark edip neyin mutluluk olduğu konusunda ciddi çelişkilere düşüyorsunuz. 1 ay önce: Hayatın televizyon dizisi olmadığını anlıyor dolayısıyla hayatınızı beş-on kişilik düşük bütçeli bi sit-com gibi sürekli aynı yüzleri görmek zorunda olmadığınıza-olamadığınıza- kimsenin sizin akıl ve ruh sağlığınızdan öte olmadığınıza kendinizi ikna ediyorsunuz. 2 saat önce: Kendine olan saygısını kaybetmiş ama başkalarına saygıda kusur etmeyen biri olup olmadığınızı sorguluyor. Ekranda yaşadığımız layık cumhuriyetin en güzide iki medya mıymıyının sesini kesip rahatlığın krallarının didaktik eserlerini dinliyorsunuz. Yalnız olmaya alışık bir bünye olduğunuzu her dem artiz kıvamda söylemenize rağmen sessiz de olsa aptal kutudaki hareket eden insanlar-insancıklara “beni koru” kıvamında sesleniyorsunuz. 1 Dakika önce: Şarjınızın bitmekte olduğu ikazında bulunan dizüstü bilgisayarınızı, içinde bulunduğunuz namüsait şeraiti, radyasyon yayan her türlü zerzevatınızı, sizi çevreleyen insanları-insancıkları, derslerinizi, mesleğinizi, hayatınızı çok sevdiğinizi içten içten hissediyor ama asla sadaya dönüştürmüyorsunuz. 6 Gün sonra: Kısa bir müddettir tanıdığınız bir kimseyle en sevdiğiniz sevmediğiniz yazarlar hakkında adam gibi sohbetler edebiliyorsunuz. Bu size tanıyıp sevip de bok çiş muhabbetinden öteye gidemediğiniz arkadaşlarınızla olan münasebetinizden yer yer sıkıldığınızı, utandığınızı ama hayatın tek boyutlu, tek bahisli bir süreç olmadığını kavrayıp her yöne açık olma telkinleri içinde mobil mezarınıza-uyku ölümün kardeşidir- uzanıyorsunuz.

10.19.2006

"İnsanların Peygamberlerden öğrenegeldikleri sözlerden biri de: “Utanmadıktan sonra dilediğini yap!” sözüdür." Buhârî, Enbiyâ, 54; EbuDâvûd, Edeb, 6.

Boşluğum sana söylüyorum gelenim sen anla!

*Bazen karalar üzerine aklı paklı latin harflerini kimin için yazdığımı düşünüyorum. Bazen düşünmüyorum. Bildiğim bişey var. Ben samimiyim burada. İnsanların aptal yorumlarına ya da telepatik tacizlerine ihtiyacım yok. Kimseye verecek hesabım da yok. Kimsenin de benden alacağı birşeyler yok. Böyük bir edebiyatçı olamayabilirim. Derdimi anlatamaya da bilirim. Ben kendim için yazdığımı düşünüyorum. Bazen de düşünmüyorum. * İnsanlar nasıl bu mertebe sabit fikirli olabiliyor ki. Gerçekten kalp-beyin ya da sol lob-sağ lob ya da sol karıncık-sağ karıncık dilemmaları yok mu onlarda? * Yalnızlığın kaderimiz olduğunu çok derinlerde hissediyorum. Acılı arabeskle değil ama belki bi kings of convenience'in tutunamayan halleriyle. * "Tutunamayanlar" ne de güzel bir sözcük. Oğuz Atay'ın ağzını öpüyorum. * Hangimiz yansıtan bi objeye bakmadan yürüyebiliyoruz yolda belde? En azından bi göz süzüyoruz. İnsanlık adına çok utanç verici değil mi bu? Ancak aptallar aynada kendi oluşturduğu kımıldanmalara bakar. Bu bağlamda maymunlar ve insanlar en aptal varlıklar esasında. * Artık biri olmak olmak istemiyorum ama hayatımız o kadar pazarlar, pazarlamacılarla doldu ki yakında kapı kapı dolaşıp insanların kendilerini pazarlayacağından korkuyorum. Neticede bi toplumda mı yaşıyoruz. Pazar payımızı arttıtıp, kesemizi doldurmalıyız mı? * a,e,o,p,d,b,ö harflerinine sadece harf gözüyle bakmadığımız can sıkıntısında içlerini doldurduğumuz zamanlarda umut fakiri bi arkadaşım "bu dünyadan dolu gitmek önemli, gerisi boş" dediydi. Neden bilmem onu tekrar görmeyi isterim şimdi. * Aşk, "Ben seni sen olduğun için değil, senin gibi olamadığım için seviyorum"dan ibarettir. Yani neymiş. Aşk düpedüz aşağılık bi duyguymuş. * Aşk sözünü sevmiyorum. Aşk diyen günümüz gençliğine 3 yıla kadar hapis ve 35 bin yetele para cezası öneriyorum. Kabul edenler etmeyenler kabul edilmiştir.* En sevdiğim özelliğim kelebek gibi sokup, arı gibi uçmam.

10.17.2006

"...birbirimizi, kazanılması gereken topraklar olarak görmüyorduk. Sonsuz bir barıştı bu. Ama her yanda sürüp giden savaşa kızmayanlar, bizim oradaki barışımıza kızdılar..." Kürşat Başar, Aşkı Bulmanın ve Korumanın Yolları

10.14.2006

holey! artık popomla da gülebiliyorum!

"Önce O. P., sonra E. Ş.’a açtığı davalarla gündeme gelen K. K. şimdi de Nobel Akademisi’ne dava açmaya hazırlanıyor. K., “O. P. da, ödülü de bizim gözümüzde şaibeli” diyor. .... O. P.’un kitaplarını okudunuz mu? Okudum, okudum. Hangi kitaplarını okudunuz? Edebi olarak nasıl eleştirdiğinizi öğrenebilir miyiz? K. romanını okudum. Bir iki eserine de başladım ama emin olun 50-55 sayfadan sonra götüremedim. Zamanımın boşa harcandığı kanaatiyle uzak kaldım ama K. romanını başından sonuna kadar okudum. Onu da edebi değeri son derece düşük, ikinci-üçüncü sınıf romancıların yazabileceği kitap olarak görüyorum." www.ntvmsnbc.com

sullen boy

"And there's too much going on
But it's calm under the waves,
In the blue of my oblivion
Under the waves in the blue of my oblivion" Fiona Apple

10.13.2006

Ne gülüosun? Çok mu komik?

10.12.2006

zeytinyağı olunmaz, doğulur.

Büssürü büssürü şey bilip susmak çok fena bişey. Konuşursam Türkiye sarsılmaz belki ama iç ferahlığına erebilirim -belki yapayalınayak yürümek düşer nasibimize- Herkes semranımlaşıp dominant karaktersizliklerini üzerimize boca ederkene böyle susmak, uyuz olmak, dingin olmak(?), cool olmak artık o taraftan nasıl gözüküosa öyle şey etmek bazen fena koyuyor. İçimden fena fena şeyler geçiyor. Egzorsistlik bi vaziyete bürünmesem de eskiden dört duvar arasında seçtiği manitalarına dayak uygulayan şimdilerde ekranda metrekare başına iki damla gözyaşı döken, "saygı duyuyorum" insanı; (sevgili noktalı virgül bi gün seni kullanabileceğim bi yer olduğunu biliyordum.) Z sınıfı filmlerden birinden gelip bana "Sen sevemezsin!" diyip boynunu bükerek uzaklaşıyor dimağımda... "İftar yemeği verilmektedir. Allah'ın rahmeti bereketi üzerinize olsun. Afiyet olsun"... Herneyse ne. Demem o ki siz insanoğlu susuyoruz diye ses etmiyoruz diye artizlik yapıp durmayın bana. Bi gün herkese içimdeki nefreti kusasım gelio. O zaman pimpişman -pippişman, bin pişman- bi vaziyette sünnetliler gibi elim pijamanın önünü çekiştirir vaziyette dolaşabilirim. Ama içim ferah olur. Çizimlerin ne olur peki? Hade sittir git burdan. Boşluğa dalan vaaar!!!

10.08.2006

we're nowhere and it's now

"...Sofya'ya Hollanda'dan yeni taşınmış bir kızla tanıştım. Burada çok mutlu. O da Hollanda'daki ırkçılığa uyum sağlayamamış. Bulgaristan'da her şey daha insani diyor. Yakın zamanlara kadar Hollanda pasaportlarının her sayfasında sömürgecilerin hayat öykülerinin yer aldığı, Noel Baba'nın çocuklara getirdiği hediyeleri zenci kölelere taşıttığı bir ülkede yaşayamazdım diyor. Ona göre de asıl uyumsuz olanlar başkalarına özgürlük dersi verirken, sermayeleri, askerleri ve misyonerleriyle yüzyıllarca kasıp kavurdukları dünyadaki evrensel adaletsizlikten sorumluluk duymayanlar." Gündüz Vassaf

10.04.2006

deneme bir'ki

Selam boşluk, Senle uzun zamandır hesaplaşmamış idik. Bilmiyorum nereden başlamalı. Son dırdırımdan sonra fizyolojik, psikolojik, topografik büssürü şey değişti hayatımda. Bilmiyorum ne yapmam gerek, nereye uzanmak gerek. Elimle yani. Elimin altından kayıp gidenlerle ilgilenmiyorum bu aralar. Hayatımın büyük bi kısmıyla ilgili olsa da. Sadece bi yerlere uzanmak istiyorum. Yurttan sesleri dinlerken bi başka boşluktan- apartman boşluğu- müziğimle uyumsuz birlikteliğinden rahatsız olmadan huzurun dünyanın hangi köşelerinde olabileceğini düşünüyorum. Huzur hakikaten bizim içimizde mi? Ne kadar kaçarsak kaçalım popomuzun arkamızda olduğu prensibinden mi hareket etmeli? Huzur bence ikiye ayrılıyor. Bir iç huzur iki dış huzur. Dış huzurumuzu kapının huş ağacından mı yoksa çam yarmasından mı yapıldığı, kürtlerin şimal diyip bakamadığı o sarı kocaman şeyin gönderdiği sinir bozucu ışınlardan korunmak için ördüğümüz duvarların kalınlığıyla, taktığımız gözlüklerin afili camlarıyla ilintilendirdiğimiz kah ters kah doğru orantılarla, parası olanın gocunduğu bu akıl almaz sulu gezegenle bulabiliyoruz, ama iç huzur? Bilmiyorum. O hiç normal değerlerine ulaşamıyor. Aileler, asla ulaşamadığınız maşuklar, ulaşmak istemediğiniz aşıklar, füturuzca duyduğumuz fütürist kaygılar, arkadaşlar, onların patlattıkları çanak çömlekler, sizin onlarla kurduğunuz monologlar, çağdaşlarımızın keşfedip elimize, cebimize, dizimizin üstüne tutuşturdukları dikdörtgenler prizmaları falan filan. Ruhumuzun her bir hücresinin manda ve himaye fikrinde hemfikir oldukları zamanlar işte. İç sesin dış sesle olan muhteşem çelişkisini yanlız sizin fark edebilmeniz belkim de.
Hayat bu kadar kolay değil ağıraksak. Herkes çocukluğuna dönmek ister böyle zamanlarda. Ben ölümüme dönmek istiyorum belki de bilmiyorum. Ben neden insanların toprak yedikleri, altlarına sıçtıkları, ellerine tükenmez kalemle nebati motifler bezediği zamanlara dönmek istediğini biliyorum çünkü o zaman düşünmüyorduk. Birer küçük salaktık-hala öyleyiz- . Sülüktük. Sıçmak için bile annemize muhtaçtık ya da en hareketli organlarımızdan kırmızı, beyaz çeşitli kıvamlarda sıvılar gelmiyordu. Hayatın onlarla yürüdüğünü bilmiyorduk belki de ama insanın ölüme dönmesi daha güzel. Bilmek çok güzel bi kere. Sonunu görebilmek. kitapların, filmlerin, sokakların, karaların sonuna gelmek için gösterdiğimiz gayreti sonumuzdan kaçmak için gösteriyoruz. Bilmek bence dünyanın en güzel şeyi. Herşeyi bilmekse insanın sonu. O yüzden ölüyoruzdur belki. Belden aşağı irtifalarda gezdirmediğimiz kitaplarda söylenen melek belki bize herşeyi söylediği zaman ölüyoruzdur olamaz mı? İlla eline tutuşturduğumuz orağıyla, Neslihan Yargıcı rengindeki berbat kostümüyle mi gelip götürmesi gerekiyor bizi? Sanmıyorum.

9.26.2006

susarsak, su mu içeriz?

"Şikâyetten bıktık. Ekşimişlikten bıktık. Mutsuzlukları devletin, resmi tarihin, resmi yorumların üstüne atmaktan bıktık. 'Yerim dar, oynayamıyorum' bahanelerinden bıktık. Elimizi taşın altına soktuk. Dünya Bankası'ndan, UNESCO'ya kadar savunabileceğimiz bir model yaratmanın peşine düştük. Başarabilirsek, ki hiçbir şüphem yok, bu modeli ihraç etmek istiyoruz. Nereye? Tokat'a, Ağrı'ya, Giresun'a... Yükseköğrenimde hamasetten de usandık. Âyinesi iştir kişinin lâfa bakılmaz diyoruz. İddialı değil miyiz? Elbette, iddialıyız ama şıklıkta değil, akademik performansta iddialıyız! www.kapadokya.edu.tr'ye bir bakın, olmaz mı?" Alev Alatlı

9.18.2006

istanbul ankara istanbul brüksel gent brüksel anvers brüksel brugge brüksel lüksemburg barcelona brüksel anvers brüksel berlin brüksel paris disneyland paris brüksel amsterdam rotterdam amsterdam brüksel berlin antalya denizli ankara istanbul denizli yatağan bodrum yatağan akyaka marmaris yatağan bodrum yatağan muğla yatağan dalyan yatağan istanbul ankara... ve şimdi yine istanbul. bu sene ki baş döndürücü yolculuğum istanbulla nihayete erecek. bilmiyorum neden. bu kadar uzak kaldığım için mi yoksa görme kapasitemi aşıp bakma haddesine getiren bu köksüzlük duygusundan sonra istanbul'a o debdebeye katılmak, insanların vahşi hayatında yer bulmak istemiyorum. Bundan bi sene önce istanbul cangılını dünyadaki her insanın yaşamak isteyeceği bir mekan sanıyordum. ama insanlar istanbulu sevmeye de bilirmiş. ben de artık yavaştan kendimi kaptırmadan çekmek istiyorum. ama öyle bi girdapkine çırpındıkça içine giriosun sanki. kendini bi bok sanan çok katlı yığma taş binaların arasında ömrünü harap etmeyi bile düşünüyorsun. onlara yağ döküp yaladığın da oldu. her ruhsal doyumun ve bilmenin getirdiği bıkkınlıkla söylüyorum. Şu ecnebilerin "home" dediği bizim ise yuva diye duygusal gerizekamızla türettiğimiz sözcüğün tanımladığı işte o her ne ise onun içinde bi mühlet daha yaşamak istiyorum. mümkünse kimseyi görmeden. buradaki mavi duvarlar bana çok yardımcı oldular. hiç üstüme üstüme gelmediler. dünyadaki pis işlere bulaşmadılar. en azından insan değiller. ne kadar pis olabilirler ki. yarın yine o kimsenin anlamaya dinlemeye çalışmadığı sadece en tepeye çıkmaya gayret ettiği biçare memlekete dönücem. yeni arkadaşlarımla, yeni hayatımla, yeni buhranlarım ve eski aşklarımla beni bir başına koyacak. ama kendimi değersiz hissettiğim anda kapanına kısılan binlerce zavallıyı görüp sadist mutluluklara vasıl olmamdaki aslan payın kendisine addettiğimde yine gerim gerim gerinip, yüz yedi tepesiyle gerdan kırıcak. bi gün sensiz de kendimi bulabileceğim bi memleket olucak. o zaman 9 şiddetinde depreşsen bile sana acımicam...

9.14.2006

veni vıdı vıdı

*Yaşam geri bakarak anlaşılır, ileriye bakılarak yaşanır. S. Kierkegaard *Dünyanın en güç işi birşeyin nasıl yapılacağını bilirken, başka birinin nasıl yapamadığını ses çıkarmadan seyretmektir. T. H. White *İnsan yaşamının dörtte üçünü yapamayacağı şeyleri istemekle geçirir. Çiçero *Bir adam en çok sevgilisini, en iyi biçimde ailesini, en uzun da annesini sever. İrlanda *Bir biçimde doğar, fakat bin bir biçimde ölürüz. Yugoslavya *İnsan dışı ile karşılanır, içi ile uğurlanır. Moğolistan *Ne kadar az yüksekten uçarsan, düştüğün zaman o kadar az incinirsin. Tibet *Kadınlar gülebildikleri zaman gülerler, istedikleri zaman ağlarlar. Venezuella *İnsanlar yaşadıkça yaşlandıklarını sanırlar, halbuki yaşamadıkça yaşlanırlar. İskoçya *Tanrının gülü dikenli yarattığına hayret edeceğiniz yerde, dikenler arasında gül yarattığına hayret ediniz. Arabistan *Üç taşınma bir yangına bedeldir. Japonya
(Fotoğraf: lienosaurus.deviantart.com)

9.13.2006

Gürgen'ce!

"Karnı artık iyice belirginleşen sanatçıya fan club üyeleri; Kenan Doğulu'nun fan'larıyla Doğulu'nun konserinde bir araya geldiklerini söyledi. Bu haber karşısında çok mutlu olan Gülben Ergen; "İşte dayanışmanın en güzel örneği! Fan'larımla zaman zaman bir araya gelerek sohbetler yaparız. Onların fikirleri benim için çok önemli!. Hem Kenan'ın hem de benim fan'larım birçok sanatçı arkadaşıma büyük bir mesaj verdi" dedi." Sabah

9.05.2006

evrende yanlız mıyım?

"Bakakalırım giden geminin ardından,
Atamam kendimi denize, dünya güzel,
Serde erkeklik var, ağlıyamam." Orhan Veli

9.02.2006

Bu tekliye dikkat! (Kimseye ünlenmiyor aslında nokta da olur.)

*of. puf. karnım ağrıyor. içim sıkılıyor. bu blog mereti de kimse kapıyı açmassa gelinicek son nokta sanki. kuma gibin. her zaman kucak açıyor. karakucağam menem. aklımdan onbin tane meret (sıkıntı veren, hoşlanılmayan şeyler veya kimseler için kullanılan sövgü sözü) var. gözlerimin görme kapasitesini kısmak istiyorum. sorun bulaşık bezinin yer bezi olarak kullanımını görmek diil. daha büyük. canımı çok sıkıyor herşey. japonlar daha az mı şey görüyor acaba. öyle çektirsem kenarlardan. en azından serpil çakmaklı gibi. ama yok estetik operasyon beklicek. o vakit güzel günleri de göremem ki. keşke güccük pilens gibin herkesin böyle bi gezegeni olsa.- tamam küçük esnaflığı da geçti bu direk seyyar satıcılık ya sus ağıraksak-. *ya of şarkılar ne için dinnenir? ne için yazılırlarsa o için değil mi biraz da? yahu sebilimiz sübyanımız nie büyük acılar çekmiş gibi şarkılar dinliyor, ya herkes kendini unutulmuş yeşil"cam" artizi sanıyor sanki. allam yeter ya. kimse kimse için ölmüyor ki nie kendimize işkence ediyoruz. anca bir kimse bir kimse yüzünden ölüyor. of bu şarkılar gerçekten ya of. geçmesini bekliyorum. gazetelerin tencere, tava, araba sattıkları dönemlerinin geçişi kadar kısa(!)-bu işaret sanki "şaka bi yana" kadar sevimsiz bi rospu çocuğu işareti sanki- olsa keşke. *insanlardan da rahatsız oluyorum artık. yaşlandım mı ben? ama hayır yaşlanınca biri gelse de bahçemizdeki eriklere dalsa diyeceğiz. yok bu yaşlılık değil. ama kendimi hayattan paso darbe yemiş bir hayat erkeği gibi de hissettiğim doğru. hayır yakınımdakiler siyasetçi değil ki neden beni il yapmayı vaad ediyorlar? hayatta bi kaza olmak kadar huzur veren bişi yok. bi çektirin gidin. bak hala yakamda. * sevmek de çekilir dert diilmiş be boşluk. kişisel telkini tasfiye ediyorum artık. *Sıradaki parça dünyalı dostlarımıza gitsin roger sanchez söylüyor another chance...

8.28.2006

*bişi diicem ama kızmayacaksın tamam mı? hayatı seviyorum. sanki ayıp gibi geliyo bana. *nasıl demeli ki nasıl izah etmeli. iltimas yapmaktan başka bir çıkar yol var mı? ama yok etmicem bu sefer. yazarlar çizerler türkücüler pandomcileri taklit ediyoruz. coğrafya gibi sonuçları bir sentez olarak sunan bir bilimiz sanki. saf diiliz. anca saftirik olabiliriyoruz. *okumakla hadım olunmuyor abazalık baki kalıyor. küçük kabartılarımızla yaşamı seviyoruz. ne ayıp. ne ayıbı ya bi sus taşralı seni. *cinsel devrimimiz tamamlanmadan aşık meşk diye saçmalıyoruz.. illa tükkanın önü açık olucak. o hiç gelmicek ki. *ya sonuçta bu allahnan benim aramdaki bişey. ya sonuçta bu bi ihtiyaç. bıdı bıdı bıdı.*"neden geceler bu kadar sessiz? neden rüyalar bu kadar uzak?" rafet el aman

8.20.2006

çog mu momik?

"Belçika'da Flaman-Valon çatışması bitmiyor. Ülkenin Almanca konuşulan Flaman bölgesi lideri Yves Leterme 175 yıllık Belçika devleti için "Tarihin bir kazası. Kral, futbol ve biradan başka hiçbir ulusal değeri yok" dedi. Şok yaratan bu sözlerin sahibi Leterme Fransız gazetesi Liberation'daki ropörtajında Fransızca konuşanlara da yüklendi: Akıl kapasiteleri Almanca öğrenemeyecek kadar sınırlı..." Sabah

"huhuh ohumah istiyorum!"

"Okulun Mütevelli Heyeti Başkanı yazar Alev Alatlı, "Kapadokya aşığı mali müşavir M. Ş. bir rüya gördü, bu rüyayı yaşama geçirdik. Genç nüfusumuzu kendilerinin ve ailelerinin geçimini sağlayabilecek becerilerle donatamazsak, bugünün Kandil Dağı, yarının Erciyes'i olabilir. İşsizliğin ülkeye neler getirdiğini görüyor ve yüreğinde bunu hissediyorsan bir şeyler de yapmak gerekti. Biz de şikayet etmedik. Elimizi taşın altına koyduk""(iki tırnak işareti bir hamama yakışır) Sabah

8.15.2006

close

"I don’t put a smile upon your face no more I can’t make your heart shine like it did before You don’t listen to my stories anymore You can’t comfort me the way you did before Was I too loud?, was I too bad? Was I too open? Was I too high?, was I too fast? Was I too close? I don’t feel your lips like the first kiss I’d rather run away than sit to face the truth Was I too proud?, was I too hopeful? Was I too needing? Was I too crazy?, was I too long? Was I too giving? No matter how far, no matter how long I will be there" télépopmusik

8.13.2006

"Hollandalı arkadaşım, "Türkiye'de insan hakları ihlalleri ibret verici, insanlıksa müthiş" dedi. Teşvikiye metrosunda düşünce, yardıma koşanları anlatıp bitiremiyordu. Kendine gelsin diye bir odaya almışlar, isterse hastaneye, evine, refakat etmeyi önermişler. Bir ay önce Amsterdam'da süpermarketteyken tersi olmuş. Olmaması gereken yerdeki malzemeye çarpıp düşünce, etrafındakiler suçlarcasına bakıp, şahit olmamak için gözlerini kaçırırken, ilgililer, ihmallerinden kaynaklanan kazayı görmezlikten gelmişler. Aynı, Irak'a uygarlık götürdüklerini iddia edip, birbirlerine düşürdükleri, acz içinde bıraktıkları yerli halkı suçlayıp aşağılayanlar, İsrail'in işlediği savaş suçlarının adını koymadan, "Ama Hizbullah..." diye başlayıp, kendiliğinden menkul küresel hakem pozisyonlarından üstünlük taslayanlar gibi. Dünyamız isyan edenlerle, suçlu sensin diyenler arasında ikiye bölünüyor. Magna Carta'dan bu yana insan haklarını evrensel ahlakımızın parçası haline getiren uygarlıklar, uygarlık götürdüklerini iddia ettikleri yerlerde yaşam hakkını çiğniyor. 20. yüzyılda devlet terörizmi dengesinin iki ayağından biri olan Sovyetler Birliği'nin çökertilmesiyle Anglo-Amerikan egemenliğinde Batı, yüzyılın başında olduğu gibi meydanı tekrar boş buldu. İnsan haklarıyla hukuku, 21. yüzyıl haritamızda geçersiz kılmalarıyla, biz de türümüzde hâlâ varolan içgüdüsel duygularımızla sürdürmeye başladık insanlığımızı. Bir yanda Batı'da toplumsal kurumların kayıtsızlığında anonimleşen insan ilişkileri, bir yanda insani duyguları infiale indirgenen mağdurların adalet anlayışı. Bir yanda Batı'da yalnızlaşan, korkuyla beslenenler, bir yanda mağdurların intikama yönelme potansiyelini taşıyan içgüdüsel duygularının tezahürü. Bir yanda gündelik yaşamlarının tüketicisi, değer mefhumlarını yitirip her şeyin fiyatını bilenler, bir yanda ölümle iç içe yaşamaya mahkûm edilen, hayatta değerli bulduklarımızın maddi karşılığı olamayacığını bilen, mağdurlar. Yıllar önce İngiltere'de bir çift, bakmışlar ki ülkelerinde cürüm artıyor, eğitim ve sağlık sistemlerinden gelir dağılımındaki adaletsizliğe kadar her şey kötüye gidiyor, insanlar psikiyatristlere muhtaç, kültür metalaştırılıyor, demokrasi oligarşiye dönüşüyor, ırkçılık kol geziyor, ne yemekleri yemek ne iklimleri iklim, çocuklarıyla haritayı açıp uygun bir ülke bulmuş, tası tarağı toplayıp taşınmışlar. Bir hafta geçmemiş, Güney Amerika'da İngiliz müstemlekeciliğinden kalma Falkland Adaları'na, Arjantin'in sahip çıkmasıyla gittikleri yerde savaş çıkmış. Yitirdikleri değerler peşinde Batı'dan kaçan Batılılar, hiç olmazsa emeklilik yıllarında huzura kavuşabilecekleri, alıp başlarını gidebilecekleri bir dünyayı gün geçtikçe yok eder oldu. Davos toplantılarında, Dünya Bankası, IMF, Dünya Ticaret Örgütü'nde aldıkları kararlarla kârlılık adına desdekledikleri totaliter rejimlerde, çökerttikleri ekonomilerde, neden oldukları göçlerle milyonlarca insanı Batı'ya sığınmaya, onları aşağıladıkları işlerde ikinci sınıf vatandaş olmaya zorladılar. Şimdi bu insanların yaşam tarzları, tepkileri, Batı'yı kendi evinde de huzursuz ediyor. Küreselleştirdikleri dünyada tatil için seyahate çıkmaya korkan Batılı, artık kendi evinde de korku içinde yaşıyor. Kendileriyle birlikte başkalarını da batırıyorlar. Belki teknolojilerine güveniyorlar, belki de mahvettikleri dünyayı yoksullara bırakırken kurtuluşlarının uzayda olacağına inanıyorlar. Batı, kendi uygarlık bunalımı içinde yolunu kaybetmişken, infaz ettiği vatandaşlarının organlarını bile satan 21. yüzyılın dev adayı Çin, olup biten karşısında ellerini ovuşturarak gelenin gideni aratacağı tahtına oturmaya hazırlanıyor. " Gündüz Vassaf

8.11.2006

acaba nedir nedir?

8.08.2006

bir kadım bile yok, anlıyor musun?

*belirsizliklerin hayatımızı belirlermesi biraz garip değil mi yahu? yani hani belirsizlik ya belirlememesi lazım sanki. yani yasaklamak yasaktır veyahut asla asla deme gibi bişi bu. ya da değil bilmiyorum. *bir çok annenin dolup taştığı kaderi yaman bir topografyada bizden ötede olan beriki medeniyetlerin anca kaplarını kacaklarını oğuşturarak hangi seviyeye yükselebiliriz ki? cin de çıkmıo zaten. ama çıkaydı şu anda iç ferahlığı, kimsenin pekmezinin dökülmediği bir cihan bi de yapay çiçeklerin yerini esastan çiçeklerin kapladığı -oksijen manyağı olurduk lan-bir türk diyarı isterdim. düşünsenize yahu. aa ne güzel bi dünya olurdu.

8.07.2006

gelin protonlar bir olalım!

bi dakika bi dakika şu an elimize ulaşan son bir haberi iletmek istiyorum. şu an dünyanın en bahtiyar insanı benim. birazdan geçicek ama olsun. adrenal diil bu başka bişi. vur-kaç taktiği uygulayan eşkiya hormonlar sizi. kırk yılda bir kendi dünyamızdan geçen ve sadece bir kaç "yüz metre koşusu" "uzunluğundaki hissiyata veda ediyoruz. el sallayın.

aaa-politik

"Cümlemize hayırlı olsun. Zaten Mesut Yılmaz da Erkan Mumcu'yla anlaşmış, 'vatan'a dönüyormuş. Demirel'in gıdıklanmadığı an vaki değildir. Ecevit de iyileşti mi, frigoları hazırlayın. Korku filmleri sadece perdeyi değil hayatı da basabilir. " Nur Çintay

avec que? ou qui?

"fill your life with something else baby" editors

7.23.2006

kaygısız aptal

-aaa bak hayat kuş geçio? hayat hiç oralı olmamaktadır. bu durum da hayata tükürüklü bir öpücük kondurmanın da manası meali yoktur.

7.22.2006

"bazı zavallıların dediği gibi deme sakın. onlar şöyle diyor: - benim oğlum arslan gibi! bir seksen, bir doksan boyunda, 70 kilo, 80 kilo diyorlar. ona diyorsun ki, bu ölçü insan ölçüsü değil. metre ile ağaç kütükleri ölçülür, metre ile kereste ölçülür. Senin oğlun odun kütüğü mü, kereste mi ki, bunları ölçü olarak gösteriyorsun" dualı namaz hocası yusuf tavaslı kişisel not: bu kitabın fazlası kesinlikle zarar. Fotoğraf: B.K.

7.21.2006

bu kaç?

"Bir gazetede gördüğüm haber başlığı şöyleydi: "Yeditepe Üniversitesi, Atatürk ilkelerine bağlı öğrenciler yetiştiriyor." Ne yani, öğrenci Atatürk ilkelerine bağlı olmak için mi üniversiteye gidiyor? O iş ilk ve ortaöğretimde yapılır. Üniversite dediğin belli konularda uzman (ya da uzmanlaşmaya hazır) kişiler yetiştirir. Üniversite her türlü ' izm'in sorgulandığı yerdir. " Emre Aköz

7.19.2006

papa don't preach

umut dolu bir hayat bekliyor sanıyordum bu yenilenmiş türkiye sezonumda. ama hiçbişey öyle değil imiş. zaten hiçbişeyin beklendiği gibi olmayacağını uçak yere sürttürdüğü zaman türk menşevli kardeşlerimizin el çırpmasından anlamalıydım. altı ayda muasır medeniyetler seviyesine gelmeyi beklemiyordum ama... bişeyler işte. bohçamı toplayıp sudan'a gitmek iç savaşlarına beyaz bayrak sallayarak katılmak istiyorum. insan ideallerinden çok küçük olunca bir anahtar-kilit ilişiksizliği vuku buluyor. hafif kadınlar gibi "bu hayatı ben seçmedim tamam mı?" demek istiyorum. baba-ı alinin egolarını ben tatmin etmek istemedim. ben istemedim böyle olsun. yoruldum artık. ben kendi hayatımı yaşarken başkalarının benim hayatım üzerinden prim yapma sevdalarını anlamıyorum. ya bu benim kendi hayatım yahu. niye beyninizin masturbatik sıvılarınızı dimağıma boşaltıyorsunuz. çocuğuma bunları yaşatmayacağım na şuraya yazıyorum-nereye nereye?-. ben istiyorum ki içinde kompülsif geçen bir sinir hastalığından yatırsınlar beni bi düşünen adam bi sıçan adam bi örümcek adam ne bileyim hiç olmadı napolyon olayım. insanlardan korkuyorum. bunu daha önceki noter vekili nihat beyanlarımda da belirtiğim üzre. insanlarla iletişirken üzerime bir kondom geçiriyorum. daha sonra üzüntülere gebe kalmasın diye yaşantım. of ağıraksak yapma böyle. bak filistin olsun neblim dünyanın binbir köşesi yaz köşesi kış köşeşi. ama olmuyor işte. ille de bencil zencilik. hamiş: yaz kızım. hayatının top on kısmında köklü değişiklikler yapılacak-aragaz-.

7.18.2006

hızır aciz

oğul: selam oğul: çay var mı? babası: var var babası: azzz sonra oğul: ii hanımına söyle bi maniniz yoksa oğlunuz size gelecekmiş de babası: bekleriz dedi

7.17.2006

Korkuyorum Anne

7.04.2006

ich bin nich ein Berliner

bugun eski mesklerimi zikrettim de ne fena biriyim. tamam kutsal bir vaka vuku bulmus degil belki ama. niye yani-sacmaliyorsun hayir-. bugun bir hosum. icim huzur duygusuyla doluyor ustelik belirsizligin testisinden. belirsizlikten de ziyade bir kokteyl kivaminda. ama cok da hosunuza gidiyor bu. "tekrar aranmak" o sekerleme reklamlarindaki yasli amca ve teyze misali ustelik biraz da cikar yumaklariyla orulu bir halden sinekten yag cikarircasina duygusalliklarinizi sandiklardan cikariyorsunuz. a ne cok duygusallik varmis yahu. unutmusuz azizim. onlari kornise gecirirken kollarim pek yoruldu ama mis gibi de oldular. kalbimn namusu bu durumda duygusalliklar mi oluyor. agiraksak mubalaga, tesbih, tecahul arif soz sanatlarinin agdasi seni de rahatsiz etmio mu? fak yu. neyse neyse bugun kendime testisi elinde isimli parcayi kemal temizden kendime armagan ediyorum. bakin freudyen geometriyle yaklasmayin yakarim.

6.26.2006

sadece ciddi olanlar lutfen

cok ciddiyim. eve donmek istiyorum. hayir bulundugum mekan degil tek sorun. baska parametrelere bagli olarak da boyle hissediyorum. ya da ne dedigimi bilmiyorum. korkuyorum. yanlizliktan mi hayattan mi bilmiyorum ama bu korkutugum sey kafasi kadar gozluk takanlar ya da kelvin kilayn donlarinin gozukmesi icin eller havaya yapmasi gerekmeyen insanlar kadar korkunc. bir o kadar da ciddiye alinmamasi gereken bisi ama aliyor insan ister istemez. *yarin akrabalarimin yaninda olacagim. ya bogulursam diye de korkmuyor degilim. *iyi ki masuklar var hayatta yoksa cok kisioglu cok basarili olabilirdi. mesela bakin ornekliyeyim hemen ebru gundes neden boyle cunku deli divane isimli video klibinde annesi olacak o zalim kadin kafasina kafasina geciriyordu cantayi hanfendinin. iste sonuc. *aile kadar garip muessese gormedim yani bu sado mazoculari bile anliyorum ama bu aile muessesini anlamiyorum. *para insani pek rahat ve mutlu eden bi olcu ozellikle likitse. kisveli harikalar kampanyasi. yalanin bini bir para!

6.22.2006

hos musan dolu musan bos musan

uykum geldi yatmaliyim. insan kendini surekli bisey yapmak zorunda hissetmesi, ayrica bunu biraz da birileri icin yaptigini hissetmesi cok fena. umarim altimdaki yeni kimse horlamiyodur... ( uc nokta niye konuyo oraya? kayip genclik)

6.21.2006

sihirsiz mantarlar

icinde bulundugum nadan kimselerden siyrilmak istiyorum. ama ne kadar. kendindem de biraz. son sinavima giriyorum. cep telefonunu once hupletip sonra gumburdetmek de istiyorum ama kontorum pek fazla degil. bir kac saat sonra basimi camina yaslasyip mazosist zevkler aldigim otobusum kalkip beni baska illere goturecek. yolda giderken yine agaclar gorecegim. hepsi ayni-bakar kor-. bi yerlere kac kilometreler kaldigini bilmeden seyahat etmek niyetindeyim. umarim gordugum iki tabela arasindaki mesafe farkini gecen zamana bolmek suretiyle kac zamanda varacimizi, otobusun hizi gibi hayati guzel kilamayan ayrintilara takilmam da adam gibi uyurum. insanin nereye ait olmadigini gormesi de bir seydir. siki siki siki kopye gucu! ve tekrar yayini 'Ben düşüncenin suç olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşamak istiyorum' Perihan Magden

bilen çok, cevap yok nasıl olsa

*Şu andaki hissiyatımı dillendirmek istiyorum. Bak dillendiriyorum. Gerçekleri yalnızca gerçekleri söyleyemeyeceğim içinse üzgünüm. *Bugün otobüsle Paris diyarından Brüksel diyarına seyahat ederken çok fena şeyler hissettim. Ama bu elindeki altınları göstermek için şuraya diye el eden teyze modeli değil. Bu benim en saf en altında Freud amcanın cinsel bir takım numaralar bulamayacağı bir şey. *Korkuyorum. Neden korkuyorum o da muamma. Sanırım bunu boşluğa söyleyemem. *İnsani boş bırakmamalı belki de sırtından ab-shaperı karnından biranın etkilerini eksik etmemek gerek. İnsan düşününce çok fena oluyor. Geceler gibi. Aslında insanlar gecelerden korktukları için uyuyorlar belki de. Ya da biricik tanrım biz kafayı yemeyelim diye uykuları icat etti. Şimdi bırak ağıraksak Amerikaları yeniden keşfetme. Sana ne? *Demem o ki gecelerin üzerine yapılan nağmeleri inlemeleri bir külliyat halinde yayınlasak hiçbir hanımefendi kafasına koyup da hanımefendi gibi yürüyemez. Üstelik “ben dünyanın en gözel garısıyam” bile demeye fırsat vermeden yere yığılır kalır. *Yolda tarlalar ağaçlar gördüm. *Konsept bu değil. *Boşluk ne kadar az doldurursan o kadar var olur. Belki de yok olur. Bilinmez böyle şeyler. *İki erdemli insan demiş ki “çözülmemiş bir gizem istiyorum, parçaları kayıp bir yap-boz istiyorum” demiş. Senin anlaman gerek esasen boşluk. Ne zamandan beridir boşsun. Herkes bunları istiyor bence. Herkes sürüklenmek istiyor. Birini çok sevmek, çok acı çekmek ileriki yıllarda diğerlerine anlatmak için film senaryoları istiyor. Tabi ki başrol ve kaprisler. Kimse gıdık yapmak istemiyor, istenmeyen tüyler hiç istenmemişti zaten malumunuz. *İyi ki aşk var. Bu iyi ki Atatürk’ün Allah’ın olması gibi. Yani mesela tanrı dediğimiz olgu. Bazen istenmeyen kimse oluyor. İşimize gelince istenen ya da. Aşkı istiyoruz ama aşk için gereken gücümüzü ve acizliğimizi yalnızlıktan alıyoruz. Ne yaman çelişkiler. *Şairler garip insanlar saçmalayıp hayatı çok güzel ifade edemiyorlar. Yani edememeleri çok güzel. Çünkü edemeyeceklerini biliyorlar. *Aslında bu yazı paradan sudan olması gerekiyordu ama maşuk yine galip geldi. Gelsin yeter ki gelsin. Mavilerde boğulmak için bir sebep daha. *Yeni insanlar tanımak kaç kalori yakıyor acaba. Selülitlere iyi geliyor mu mesela. Hangi bölgemizi çalıştırıyor. *Kadınlar hakkında edindiğim temel bir öğretiyi Arap bir arkadaşımdan öğrendim. Daha doğrusu üçüncü göz gibi bir şey. Şöyle söylemişti er kişi. Kadınlar eğer senden daha iyi bir seçenekleri varsa sen asla varolamazsın. Yani bir haza hanfendi sizinle müşkül ise bilin ki onun için en iyisisiniz o lahza.-bana da lo lo lo yaparsın belki- Tabi ki belirli bir süre. *İyi ki erkekim.

6.12.2006

bi baktım ki hiç bişey anlatamamışım..

*gidiyorum ben.*bu brüksel hanesinden yazdığım son hezeyanım olacak sanırsam. aslında ne yazılır onu da bilmiyorum. sadece herşeyi son güne sığdırmanın getirdiği bi telaşla bunu da yazayım dedim. mesela yazarlarda böyle mi acaba. ama onlara para veriyorlar. benimki kamu hizmeti bile değil. olsun şu lahza içimden ve etrafımdan geçenleri yazabilirim.* iki yan balkonda iki türk gece hayatı anılarından bahsediyorlar. ama ben bülent ortaçgille onları bastırdım. yan tarafımdaki afro-mülayim kız gelmez ise iyidir.* bi gündür(samimiyetsiz ünlem) arkadaşımdan istediğim linki arkadaşımın yoğun çabaları sonucu bulmasının akabinde ben o linki kaybettim. * linkin türkçesi yok mu yahu? * niye içimden biyerlere gitme isteği söndü bilmiyorum biri bana deniz kokusu getirse keşke. * büyümeye başladığımdan beri insanları anlamayı bıraktım. acaba kötü mü yaptım? * onu bunu aramak, elektrik faturası yatırmak, müşteri hizmetlerine bağlanmak, danışma bölümlerine danışmak hayatta haz edemediğim ürktüğüm, sesimin titrediği, tüylerimin diken yanaklarımın gül olduğı anlar. milyon dolarlık bebek bile olsanız oradaki askeri ücretli ağzında sakızla vernikli ahşap "tezgah"ın ardındaki sosyete pazarından alınmış d&g sıfır koldan fışkıran bıngıl kollara teslim etmeniz gerek kendinizi. yani belki bu açıdan güzel. sosyal adaleti ya da adaletsizliği bu şekilde dengeleyebilirsiniz. sosyal patlamaları ancak arjantinde görürüz böylece. ama niye benim gibi zavalli bir "bilinçli loser"a eziyet edersiniz. ben sizin çekmecenizde duran örgü şişlerinizi üst katlarınıza, asal çarpanlarınıza diyor muyum? gerçi onlarda asla asal çarpmazlar size ama. benimki de laf. * geçenlerde ergenlik sonunda emokid olabileceğime hükmettim. ama ruhen. fiziksel olarak asla o kadar yetenekli olamam. * sanırım hayatımı fotoğraf çekerek hayatımı kazanabileceğimi bilsem fotoğraf çekerek hayatımı kazanırım. * dua edin boşluk da nakitim yetsin izafi uzaklardayken.* sanırım asla bi diyara kök salamayacağım. korkuyorum. ben dünyalı olmak istemiyorum. ben bir şehirli olmak istiyorum. ibrahim tatlisesin bilbordlarda sırıttığı gibi değil ama. o şehrin içindekiler kısmında E303 olmayacak, islami usullere göre biçilecek ve son kullanma tarihi benim defnimden bilahare olacak. bi de perihan mağdenin anasına şehit analarının küfretmeyeceği bi diyar olursa iyi olur.* sana doğru geliyorum istanbul. beni bekleme. hiç beklemedin zaten. sadece nefes alabilecek kadar yer aç yeter. doğalgazlı da olsa iyi olur. * bu sene içinde bimbambom demek istiyorum. şan eğitimsiz ne kadar derim bilmiyorum ama. alaylı ağıraksak *"yanlızlığım benim sidikli kontesim." Ezginin Günlüğü

6.11.2006

"Laf döndü dolaştı ve Ö. şöyle dedi: Yabancı bir ülkeye yerleşebilir, oranın dilini ve kültürünü sular seller gibi öğrenebilirsiniz. En küçük bir 'falsonuz' olmayabilir. Taa ki çocukluk anılarından söz açılana kadar. O kültürü sonradan edinmiş kişiler susup kalır. Çünkü kendi çocukluğu ile sohbet ettiği insanların çocukluğu arasında hemen hiç ortak yan yoktur. Ben de ona İkinci Dünya Savaşı'ndan bir örnek verdim: Amerikalıların, Alman ajanları yakalamak için geliştirdiği tekniklerden biri de, şüphelendikleri kişiye pat diye bir popüler kültür sorusu yöneltmekti: "Birader, Süpermen'in sevdiği kızın adı neydi" gibi... Adam kem küm ederse, vay haline! Bunlar küçükken öğrenilen fuzuli bilgilerdir. Ama aynı zamanda çocukların ortak referans noktalarıdır. Aynı kültürde yetişmenin, aynı duyguları hissetmiş olmanın göstergesidir. Özetle sosyalleşmenin parçasıdır. Mesela benim yaşımda bir erkeğe, "Siz 'kaptan' oynar mıydınız" diye sorsam, neyi kastettiğimi hemen anlar. Çünkü dönemin hemen bütün erkek çocukları 'kaptan' adlı misket oyununu bilirdi. Sever sevmez, oynar oynamaz; o ayrı konu. Gelelim günümüze... Günümüz kent çocuklarının ortak referansları neler? Bir kısmı için TV dizileri, futbolcular, bilgisayar oyunları değil mi? Akşam TV'de arkadaşlarının da takip ettiği TV dizisinden ya da önemli bir maçtan mahrum bırakılmış bir çocuk, ertesi gün okulda ne yapar? Sus pus oturur ve acı çeker! Evet acı çeker! Psikiyatri profesörü Yankı Yazgan geçenlerde bir konferansta aynen şöyle dedi: "İnsanlarda bir topluluğun içinde yer alma dürtüsü vardır. Böylece bir kimlik edinir ve mutlu olurlar. Topluluklara dahil olmayanlar, gruplardan uzak duran insanlar ise acı çeker." (Beyin çalışmaları bunu gösteriyor.)" Emre Aköz

beni türk polislerine emanet edin!

"...Karakola uğrayan, 24 yıllık trafik polisi, sürücülerden yakınıyor. Karşısına her gün "Sen benim kim olduğumu biliyor musun" diyen birçok kişinin çıktığını anlatıyor: "Lüks otomobiller kullanıyorlar. Çoğunun mesleği, işi yok. İkinci cümleleri genellikle haritadan kendine yer beğen, olur. Olmazsa rüşvet teklif ederler." Ardından geçenlerde yaşadığı ilginç bir olayı naklediyor: "Gece vakti yolda zikzaklar çizerek gelen BMW’yi durdurdum. Adam sarhoş. Konuya doğrudan girdi. Kim olduğumu biliyor musun, deyiverdi. Bu sırada telefonum çaldı. Kızım arıyordu. Üniversiteye hazırlanıyor. Bilgisayarın karşısında ders çalışıyormuş. Google’a gir ve Ahmet B. kimmiş bir bakıver, dedim. İki dakika sonra aradı. Hiçbir bilgi çıkmamış. Adama döndüm. Google’a baktık beyefendi, siz bir hiçmişsiniz, dedim..." Hürriyet Pazar

6.09.2006

ben sarılim mi o bana sarılmazsa?

-birtakim düşüncelerden sonra-...ama sol ile sağ duyularını birbirine karıştıran bir takım insanlar da "oyuna gelme" gazete manşetleri yerine son derece de terbiyesiz bir üslupla anayasayı yüzümüze fırlatıyorlar, yemez ise masaya hafifçe ittiyorlar. niye yahu? kötülükle iyiliği toplasan etkisiz eleman dedik. karma dedik. bağrımıza bastık kötülüklerimizi, sevdik. niçe dedi her duygu mübahdır. matah bişi sandık. duvarlara işedik, oraya geldik ebenizi siktik, deli deli insanlara alkış tuttuk, duvarlarımıza astık, bazılarını her gece öptük... hani bi hal vardırya. sancılı bi süreç. bu dünya sıçıcak mı artık doğurucak mı ne yapıcaksa yapsın. canımı sıkmasın.

6.08.2006

güçsüzler güçlüler kadar bişey olduklarında n'oluodu?

"Ben düşüncenin suç olmaktan çıkarıldığı bir ülkede yaşamak istiyorum. Bu dava, yurdumuzda vicdani kanaatleri belirtmenin suç olmaktan çıkarılmasına katkıda bulunacaksa bu çileyi de hakikaten sevinçle çekerim. Zira benim yurtseverlik tanımım, yurdunu hakikaten sevenlerin, en temel hak ve özgürlüklerin tanınması için elini taşın altına sokması gerekliliğine dayanıyor. Yazının yurtsever bir yazı olduğuna inanıyorum. Ve dramatik ama yürekten bir son olacak: Buyrun elim taşın altındadır." Perihan Mağden

6.07.2006

sol yap, sol yap, biraz yukarı, hah ora

"Üff ne tuhaf bi şey yaşamak. Yaşasam da kurtulsam." Abdurrahman Diliuzun

6.06.2006

kustukça sıra bana gelecek.

*bugün hayatımda ilk defa bi şiiri ezberledim-ezberleyene değil ezberletene bak-. insanın kendini iyi hissetmesi için fevkalade bi yöntem. *bi iki diğer blog kitabelerine baktım da gayet insanlar yazıyor yahu. kendimi ezik hissettim. giriş, gelişme, sonuçtan bihaber bi insan olarak modern çağın en ilkel duygularıyla sesleniyorum boşluğa. *Allah saklasın sözü bence Allah'ın adını anmak için masaya en uygun meze. *bugünlerde hayatımda yukarıya doğru çıkan-nedendir bilinmez- yaşam parametrelerimde bi kırılma yaşatmak isteği var içimde. ama bu gazlara alıştım. artık sancısız geçiyor *insan kadar riyakar, unutkan, nalet, çişiniyaptıktansonraeliniyıkamayan, gözlerifıldırfıldır, hazırayaktaykençaykoyduran, evininönünewelcomepaspasıkoyan bi organizma daha görmedim. hayır işin acı yani içlerinden bazılarına karşı boş diilim. gayet de seviyorum. allahtan zaman varda hepsini hizaya getirio. yoksa iflah olmazdı bu ırk. *hakikaten ama yani toplu taşıma için beklenen mekanlarda ne zaman şişmanca bir hanfendi görsem ve sabahın ilk ya da akabindeki ışıkları toprağı, betonu artık ne varsa ısıtıosa direk bi hayat kadını imajı belirio. hayır kadınlarda sabahın o köründe o kadar naif oluyorlar ki. yani hani yaftayı da yapıştıramıyorum. suçluluk duyguları ve telaş alıyor kendileme alanını. sanki olsa yiyecek seni... (Fotoğraf: http://www.banksy.co.uk/)

6.05.2006

"...She thought it would be fun to try photography She thought it would be fun to try pornography She thought it would be fun to try most anything She was tired of sleeping..." Belle&Sebastian

6.04.2006

yanımda oturan hayat kadını mıydı bence? sence zaten sabahın ilk ışıklarında toplu taşım aracı bekleyen her tombul kadın potansiyeldir.

400ml kepeğe karşı etkili şampuan, 100g paprika cips, 2 elma, 3 muz, 2 şeftali, 3 avuç erik, yaklaşık 3 porsiyon sarma, 1kg parmak sucuk, 800gr peynir, 1.25l meyve suyu, 2 kutu mısır gevreği, 4 kutu bisküvi, 400gr soslu mısır, 400gr çekirdek, 7 kutu muhtelif çikolota, 450gr bal, 2kg sosis, 2 paket jelibon, 3 paket hazır çorba, 400gr çikolota, 5 çift çorap, 2 pantolon, 3 t-shirt, 1 çift ayakkabı, 4 tükenmez kalem...

5.29.2006

ich gehe nach berlin?!

annem beni çok severmiş. babam beni çok severmiş. ablam beni çok severmiş...

"Kıralım besin zincirlerini; İyi alınmış besin ve gıda insanı ne kadar mutlu eder hiç fark ettiniz mi? Zeytinyağlı sarmanın vücuda salgılattığı haz guddelerinin değeri milyarlarca YTL'yle ölçülebilir mi? Tereyağlı psikopat bir Bursa İskender'inden sonra midede yer kalmamasına rağmen, neredeyse silah zoruyla yenen sıcacık bir künefenin lezzetinin verdiği mayhoşluğu kim tasvir edebilir? Serinlik bir yerde, bir ağaç gölgesinde zaman geçsin diye çitletilen çekirdeğin tadı avro olarak neye eşdeğer düşer? Kabuğunu soyduktan sonra ağıza atılan iğdeyle konuşmaya çalışırken apfıl pufül çıkan sesleri hangi besteci hayal edebilir? Mevsimi gelmişken alınan eriğin tuzla muhteşem dansına hangi Hülya Avşar ya da Asena eşlik edebilir? Gece geç saatte alüminyum sahanda inceden bayat ekmekle yenen yumurtanın canınıza kattığı can hangi ölçü birimiyle saptanabilir? Evet demek ki yemek yemek mutlulukmuş. Gerisi zaten serotonin filan..." Kaan Sezgin

yorumlu

"Hilal Cebeci 15 Haziran'da çıkaracağı yeni albümünün tanıtımı için bir kameramanla eve kapanacak ve 1 ay boyunca her yaptığı kaydedilecek! 156 IQ'su olduğunu ileri süren ve bu rakamla 154 IQ'ya sahip Sharon Stone'u bile sollayan(!) Cebeci, eve bekar bir kameramanla kapanmak istediğini söylüyor." Sabah

5.28.2006

bluebird

"...there's a bluebird in my heart that wants to get out but I'm too clever, I only let him out at night sometimes when everybody's asleep. I say, I know that you're there, so don't be sad. then I put him back, but he's singing a little in there, I haven't quite let him die and we sleep together like that with our secret pact and it's nice enough to make a man weep, but I don't weep, do you?" Charles Bukowski

5.27.2006

"...icantpretendicantseeyouanymore" belle&sebastian

5.26.2006

il pleut

bi insan neden yağmurdan korkar ki ben anlamıyorum.

5.22.2006

beş dakkada dünya turu

bugün geceyarısı itibariyle bi beljikli bana toplamda altı metreye seksenbeş santim olan paftamın asılmasında yardımcı olduğu gibi. asmam gereken yerde bulunan eski proceyi de kaldırdı. mutlu oldum. gözlerim kan çanağı, iki saat çıktı almak için uğraş verdim, allah kimseyi üniversitesini uzatmakla sınamasın. aman da aman. günlük yaz bi de. sus ağıraksak. tamam sustum. bi yarım saat uyusam uyanabilir miyim? bak hala konuşuo! tamam tamam maket yapıcam. fotoğraf motoğrafta yok bugün sana. çok da sikimdeydi hepsini ben çekiyorum zaten. defol.

5.21.2006

yıkıl karşımdan "süpırsıtar"!

bak hala duruyo!

5.20.2006

çeeekil git baaaşımdan zaten siniiirim boozuk

"Sen duyduklarına inanıyorsun. Söylenmeyene inan, çünkü insanın sessizliği, sözcüklerinden daha yakındır gerçeğe." Halil Cibran

5.18.2006

sucuklu en iyi tosttur.

Encarta® Instant Answers: Welcome back, ağıraksak. I am ready to help you! Did you know? The most common form of color blindness is dichromatism, which affects about 7 percent of males and less than 1 percent of females. ağıraksak: nasılsın? Encarta® Instant Answers: Iyiyim, teşekkürler. ağıraksak: ben nasılım? Encarta® Instant Answers: Türkçe seviyorum. ağıraksak: sevecen tabi şarapsız. güneş dil teoremi falan Encarta® Instant Answers: Öyle mi! bu çok güzel bir şey! ağıraksak: off. bilio musun? çizim çok fena birşey Encarta® Instant Answers: Türkçe pratik yapmam lâzım. ağıraksak: e bok ye. ne biçim arkadaşsın sen ya Encarta® Instant Answers: Hiç fikrim yok. ağıraksak: hani sadri alışık uzay yolunun yandan yemişinde makinanın birine bişey soruodu ya filmde. o aklıma geldi Encarta® Instant Answers: Hmm. I'm not sure about that one. ağıraksak: je deteste français Encarta® Instant Answers: Je ferai pareil quand j'aurai répondu aux autres personnes avec qui je discute. ağıraksak: ne dion la. senin fransızcan benden daha iyi. Encarta® Instant Answers: Türkçe kötüdür. ağıraksak: şerefsiz hemen ağız değiştirdin. Encarta® Instant Answers: Öyle mi! bu çok güzel bir şey! ağıraksak: gancığım dönerim diyosun? Encarta® Instant Answers: Üzgünüm, Türkçe'm çok kötüdür. ağıraksak: belli. git işine...

5.16.2006

bu çığlığa kulak verin!

aaaaaaaaaaaaaaaaaaa! (ne kadar kabasın kendim. en fazla üç a ile ifade etmeliydin bu hissiyatı.)

"Yoksul değilim, 36 yıllık sanat yaşamımda biriktirdiğim bir şey var, onunla yaşamaya çalışıyorum. Devletin bize verdiği 420 YTL'lik emekli maaşım var. Orta halli yaşamı kabul ettim. Dünyanın yedi milyar insanı orta halli bir yaşamı kabul etseydi Afrika'da açlar olmazdı. İki çocuğumu okutmuşum, işleri var o yüzden çok mutluyum." İlyas Salman

5.15.2006

açık görüş

etrafımda "edit me" diye dolanan tıklanmayı bekleyen insanlar görüyorum. sizin de etrafınızda vardır böyle insanlar kesin? vardır di mi? kapı pencere açıp hava almakla olmayacak uzun bir yürüyüş paklar beni ancak. (bu lakırdının ardına bir üç nokta koymak vardı ama...)

5.14.2006

bokvar

-yanlızlığım duvara çarptı dün-

...kendime söylediğim...

çok fenafillah hallerdenim. bugün pek fena bir gün. içinde bulunduğum günlerin en kötülerinden. hayır sorun ne bilio musunuz? insanlara illaki de ölü numarası yapmanız gerekiyor durup eğilmeleri için halinize. hayır yaşıyorsanız illaki onların sorunlarını anlayışla karşılamanız, anlattıkları temelfıkralarımsılara gülümsemeniz, kendi umutlarınızı arka cebinize tıkıştırmanız gerekiyor. ama yok gözlerine soka soka maviyim diye bağırmak lazım. aklıma insanların suratına yapıştırmam cevaplar neden o anda gelmez de yarım saat sonra hayıflanırım. kişisel gelişim kitapları bunları yazar mı? neden bütün sahne adamlarının eğildiklerinde içsel çamaşırlarını ve işlenmiş metallerin pırıltılarını görürüz. hayır ne işe yarar bu metaller o zaman? neden insanlar hayır demek istediklerinde hayır demezler. neden insanları kilometrelerce yorarlar? kısa mesaj servisi acil çıkış mıdır? bir cevapsız aramalar haybeye midir? insanın iç sıkılması illaki histerik hissiyatına mı bağlanmalı? hayatla bi sorunu olamaz mı? freudyen geometri için fazla önlinans değil miyiz? bu şarkıların hepsinin gerçekten anlamı var mı? bi zanaatçı sözleri kusarken herkesin dinleyeceğini hayal eder mi? bu hayal hastalıklı bi duygu değil midir? ecnebiyat bilir mi bu dünyada yok da vardır? ya da dünyanın kendi 25lerinden daha kozmopolit olamayacığını mı düşünürler? niye şovenismim beni rahatsız etmiyor? bi yolda mı yürüyorum yoksa yoksa dikey bir kütlede tırmanışta mıyım? kendimi bırakırsam olduğum yerde kalır mıyım yoksa dibe mi geri dönerim? cevaplar önemli değil. sorular sırtımı çürüttü zaten. bi de cevapların yükünü taşıyamıyacağım. hamiş: artık "en"lere inanmıyorum. NASA da yalanlıyor zaten.

5.10.2006

rüyalar gerçek olsa..

"...Planlar havada kaldı 1974'te doğal sit alanı ilan edilen İstanbul Boğazı'nda, 1983'te çıkarılan Boğaziçi Yasası ve imar mevzuatıyla da bölgedeki doğal, kültürel ve tarihi değerlerin nüfus ve yapılaşma baskısı altında boğulması önlenmek istendi. Sarıyer, Beşiktaş, Beykoz ve Üsküdar ilçelerinin İstanbul Boğazı'ndaki 4 bin 634 hektara yayılan denizi gören tüm noktalar 'Boğaz Öngörünüm Bölgesi' ilan edildi ve İstanbul Büyükşehir Belediyesi'ne bağlı Boğaziçi İmar Müdürlüğü'nün denetimine bırakıldı. İstanbul Boğazı öngörünüm bölgesine, imar planlarında konut alanı olarak öngörülen alanlarda sadece okul gibi resmi kurum veya lokanta gibi kamuya açık işletmeler için imar izni veriliyor. Konut alanlarındaysa yüzde 6 oranında yapılaşmaya izin veriliyor. Örneğin İstanbul Boğazı'nda 2 bin metrekarelik bir arazi sahibi ancak 120 metrekarelik bir konut yapabiliyor ve konut alanı dışındaki arazi yeşil alan sayılıyor. İmar planları kâğıt üzerinde iyi görünse de kaçak yapılarla mevcut durum olması gerekenden çok uzakta. Karadan, havadan ve denizden imar planlarına aykırı yapıları tespit çalışması yapan Boğaziçi İmar Müdürlüğü, Hazine arazisindeki gecekondudan imar planlarına aykırı yoğunluğu ya da bölümleri bulunan villa, eğlence merkezleri ve ünlü restoranlara kadar binlerce yapı belirledi. İstanbul Büyükşehir Belediyesi Encümeni, bu yapılardan 3 bin 7'si için yıkım kararı aldı..." Sabah

5.09.2006

aptal ben

je suis la?

5.07.2006

birinci yeninin suyu mu çıktı?

"bir menekşe duyuyorum ellerimsiz o kadar güzel ki, amerika bile güzel sen bile güzelsin bensizce atomlar bile güzel moleküller bile toplanıp ayak oluyorlar bende ağız oluyorlar biraz diş oluyorlar keskince iki göz parlakça on tırnak sivrice. bir menekşe duyuyorum ellerimle bir molekül duyuyorum bir atom korkunç birleşip ayak olmuyorlar bende ağız, diş, tırnak göz olmuyorlar hep birden, hep birden bir şey oluyoruz işte ağzı, burnu, elleri, kolları o korkunç güzelliğe karşı." edip cansever

hepimiz bir duygunun peşinden seyirtiyoruz

Fotoğraf: Simon Bracken

5.04.2006

mavikuş

"... sokaklar bile sokaklara kesişir, gölgeler ki güneşe bağlı... Ben gelemem ama sen git biraz dolaş" Bülent Ortaçgil

5.02.2006

hıhı

"...Kurtuluşun sırrı belli: bilgisayarın başından kalkmak. Ama bu mümkün mü? Gazetemiz her geçen gün biraz daha fazla MSN Messenger ve benzeri mesajlaşma yazılımlarının hâkimiyetine giriyor. Mesajlaşma dediysem öyle acil işler akla gelmesin; düpedüz geyik. İşin gücün ortasında damdan düşer gibi başlayan muhabettelerin esiri olanları teşhis etmek hiç de zor değil. Harıl harıl klavye tuşlayan ve nedense aptal aptal sırıtarak ekrana bakan herkes muhabbette oluyor. İnternette yazışırken çok mu komik şeyler yazılıyor bilemiyorum ama nedense o sırıtkan surat adeta standart bileşenlerin başında geliyor. ...Bu öyle üç-beş mağdurun meselesi de değil. Aralarında Türkiye'nin de bulunduğu 13 ülkenin MSN operasyonunun başındaki Ebru Çapa'nın açıkladığı rapora göre 2003 yılında 646 bin 17 kişilik Türk MSN Messenger kullanıcı sayısı 2004'te 2 milyon 391 bini, 2005'te 8 milyon 619 bini geçmiş. En güncel veri geçtiğimiz mart ayına ait. Buna göre 12 milyon 265 bin 529 Türk MSN Messenger kullanıyor! Yani neredeyse Türkiyeli kullanıcıların tamamını kapsamış. Yüzde 72'lik ezici çoğunluk erkek, en büyük kullanıcı kitlesiyse 18-24 yaş arası. Bunca rekor yetmezmiş gibi Türkiye'deki MSN Messenger mesaj trafiği aylık 70 milyon mesajla dünya dördüncülüğünü elde etmiş..." Serdar Kuzuoğlu

5.01.2006

not et "güzel günler görülecek"

İşte en fenası oluyor. İstikametinizi bilememek. Size na şuradaki çeşmeden sağa sap diyen yok. Hiç olmamıştı zaten. Çocuk muyuz biz ki? Ama beşeriyat o umutla yaşıyor. onu kaybedince daha bir çöküyor. İlla haritasız oryantering. O gün için hazırlanamıyorsunuz. Şarkılar boşlukta yankılanıyor veyahut daha da vahim bir vaziyette çok sesli yankılar duyuyorsunuz. Hayır kötü de hissedemiyorsunuz. Sadece körebe gibi bişey oluyor ya da olmuyor, bu şey gibi "Kar Fırtınası"nın içinde gibi ama üşümek değil demek istediğim. Oradaki kaka rengiyle çarşafların medar-ı iftarı çarpışıyor... -aman ne de büyük laf etti-

kusmuğum geldi.

"Diyanet İşleri Başkanlığı'nın, "Cenazeye çiçek olmaz" kararını geri almasını ve hükümetin Vakıflar Yasası'nı değiştirmesini talep eden çiçekçiler, hükümetin kapısını aşındırıyor. Kulis faaliyetlerini artıran çiçekçiler, şimdi de 3 Mayıs Çarşamba günü İzmir'de, Fenerbahçe ile Beşiktaş arasında oynanacak olan Türkiye Kupası final maçında "Pet Şişe, Bozuk Para Değil, Çiçek At" kampanyası düzenleyecek. Çiçekçiler bu amaçla, maç öncesinde 70 bin de karanfil dağıtacak." Sabah

4.30.2006

"...Anadili Türkçe olan bir kişinin kısa cümlelerle düşündüğü, konuşma anında ise bu kısa cümleleri çeşitli yollarla birbirine bağlayarak karmaşık yapılar kurduğu görüşündeyim. Bu "cümle bağlama eğilimi" bazı konuşurlarda zayıf, bazılarında ise adeta bir hastalık derecesinde güçlü olabilir. Bu son durumda ortaya çıkan dilsel yapılar, insan zihninin üstün olanaklarını en güzel şekilde yansıtıyor. Farklı dil gruplarına ait birçok dili incelediğim halde şimdiye kadar hiçbir dilde beni Türkçe’deki karmaşık cümle yapıları kadar büyüleyen bir yapıya rastlamadığımı söyleyebilirim. Biraz duygusal olmama izin verirseniz, bazen kendime "keşke Chomsky de gençliğinde Türkçe öğrenmiş olsaydı... ", diyorum. Eminim o zaman çağdaş dilbilim İngilizce’ye göre değil, Türkçe’ye göre şekillenmiş olurdu..." Johan Vandewalle

lefrançaisestlarépétition

"Man is the enemy of what he doesn't know. Teach a language and you will avoid the absurdity of a war. Spread a culture and you will make a people popular with an other people." Naim Boutanos

"...Yoo! İstanbul herşeye rağmen şahanedir! Ama çoluk çocuk sahibi, accık para kazanmış "İstanbullu" nedense, villada oturmaya, bahçesine çiçek ekmeye özenmiştir! Bu yüzden hergün İstanbul'dan 100 kilometre uzaktaki evine gitmeyi ve sabah oradan şehre geri dönmeyi, hatta penceresini açtığında Boğaz, bir İstanbul caddesi, bir İstanbul sokağı, şehrin damları gibi manzaralardansa, dağ bayır, otoban, hatta sitenin sosyal tesisini görmeyi göze almıştır! Üzgünüm "Neredeyse İstanbullular", sizi anlamıyorum! İstanbul'un göbeğindeki 70 metrekarelik bir daireyi "İkinci Köprü'ye sadece 40 dakika", "Bahçeşehir'e sadece 80 kilometre" bir villaya kesinlikle tercih ederim! Veya gider Büyükada'da, ne bileyim Bodrum'da otururum kardeşim! En azından güzel yerler..." Gülse Birsel

4.28.2006

"A.'nın K. ilçesinde, lise öğrencisi, derse girdikten bir süre sonra sınıfa gelen kız arkadaşı tarafından sırasında oturduğu esnada tabancayla vurularak, öldürüldü. 11. sınıf öğrencisi T. Ü. (17), bir süre önce, okulun başka sınıfında eğitim gören kız arkadaşı S.M. (16) ile tartıştı. Bu sabah okula gelen S.M, ders zili çaldıktan bir süre sonra, T. Ü.'in sınıfına gelerek, biyoloji öğretmeninden izin alıp sınıfa girdi, çantasından çıkardığı tabancayla Ü.'e bir el ateş ederek, göğsünden vurdu. Sınıftaki öğrencilerin panik yaşamasının ardından, okul yöneticileri ve vatandaşlar tarafından K. D. Hastanesine kaldırılan T. Ü., tüm müdahalelere rağmen kurtarılamadı. Olayın ardından S.M, yakalanarak gözaltına alındı. Bu arada, olay sırasında sınıfta bulunan öğrenciler ve öğretmen, ifadelerine başvurulmak üzere emniyet müdürlüğüne götürüldü. Okula gelerek sınıfta incelemelerde bulunan emniyet müdürü M. Ç., ailelerin her ikisinin de A. köyü kökenli olduğunu ve ilçede oturduklarını, ilgili soruşturmanın sürdüğü kaydetti." Sabah

hiçliktan yedi aylık hamile...

herşeyken hiçbişey gibi hissetmek çok pis bir hissiyat. varlıktan yokluğa düşmek gibi. nasıl diyeyim. çok fena bişey işte. sevmek bana göre değil diyerek arabeskin prensi olmak istiyoruz. ama orda bile hemen tahta geçmeye heves ediyoruz. ilerde alem buysa kral benim olmak uğruna. tüm kardeşlerimi katlediyoruz. morissey gel de bi el at...

4.24.2006

"...Zenginleşme ve lüks yaşama hedefi son çeyrek asırda adım adım her şeyin önüne çıktı. Çeyrek asır önce, marka gösterişi, zenginliği ifade edecek abartılı işaretler taşımak genel olarak ayıplanan davranışlarken, şimdi yaygın olarak fakirlik ayıplanmaya başladı. Oysa geçen süre içinde fakirlik daha da genelleşti. Yaygın yoksulluk içinde yoksulluğunu gizleme gibi bir saçmalığa, yoksulluktan 'yırtma' arayışları eklendi. Artık altta kalanın canı çıkabilirdi. Toplumsal hayat yeni bir yere doğru evrilmeye başlamıştı. Eski Türk filmlerine damgasını vuran mütevazılık bile, yerini bir gösteriş merakına bıraktı. Sinemadaki geçiş döneminin 'muhteşem' figürlerinden Banu Alkan'ın, her fırsatta, "Sevgilim beni leydi okullarında okuttu!" diye açıklamalar yapması tesadüf müydü dersiniz? Yeşilçam o süreçte tükendi, yeni Yeşilçam 'televoleler' haline geldi...." Hakan Gülseven

4.18.2006

giderayak

Birşeyleri kaybediyorum. Ama neyi? Büyümek bu mu oluyor? Hayat insani yeri geliyor yıldıztilbeleştiriyor yeri geliyor "live life like a rockstar" dedirtiyor kendi bile inanmadan. Hayatta en tiksindiğiniz akımın neferi oluveriyorsunuz bu arada. Eklektisizm.-ama kendinizden nefret edemiyorsunuz, ergenlik sezonunu zararına satışlarla kapattığınızdan-

4.17.2006

şimdilik elveda

Molla Fenari Camii'm.

istediğimiz sorudan başlayabilir miyiz?

"Devlet görevlisi olarak mafyanın içine sızan Polat Alemdar, yardımcısı Memati’ye düşmanları Avukat Nizamettin’in ve Kılıç’ın kellelerini alması ve kendisine getirmesi için emir vermiştir. Memati bu görevi yapınca Polat ona bir BMW X5 hediye etmiştir." -Yukarıdaki metinde istenen davranış nedir? A)Memati’nin Nizamettin’i ve Kılıç’ı öldürmemesi. B)Memati’nin Nizamettin’i ve Kılıç’ı olumsuz pekiştirmesi. C)Memati’nin Nizamettin’i ve Kılıç’ın kellelerini getirmesi. D)Memati’nin BMW X5’i alması. E)Memati’nin BMW X5’i almaması. "KPSS Deneme Sınavı"

geciktim

"A friend is someone who knows all about you and and still likes you" Elbert Hubbard

"Ne vuruon la?" esas oğlan

4.16.2006

"Açık sözlülük, aileye sadakat, korkusuzluk, risk alma eğilimi, büyüklere aşırı saygı, plan yapmaktan haz etmeme, acıya dayanıklılık, hataları kabulden veya özür dilemekten kaçınma, liderlerle aşk-nefret ilişkisi ve önderlik etmeye yatkınlık... Misafirperverliğin yanı sıra misafirden faydalanma isteği, cahilce gurur, bir yandan otoriter yönetime eğilim ama öte yandan hayatta haz ve kazancın ancak kanuna uymamakla elde edilebileceğine inanç ve aşağılık duygusu." Hugh Pope

4.15.2006

4.14.2006

dudullu ne kadar?

"Günde 3 saat ebru çalışıyorum. Suya yazı yazıyorum. Hayal kurmak gibi algılanabilir ama ben suya yazdığımı bile okuturum" Gülşen

İstanbul Teknik Üniversitesi Türk Musikisi Devlet Konservatuarı Sanatçı Öğretim Görevlisi İ. K., ''Halk kültüründe hiciv ve 'Manda Yuva Yapmış Söğüt Dalına' gerçeği'' adlı makalesinde bu türkünün anlamını irdeledi. Türkünün Kastamonu'nun Tosya ilçesinden derlendiğinin hatırlatıldığı makalede, türküde anlatılmak istenenin ne olduğunun anlaşılabilmesi için, hem türkünün çıkış nedeninin hem de yöresel özelliklerin bilinmesi gerektiği vurgulanıyor. Makalede, türkünün hikayesi şöyle anlatılıyor: ''Dönemin beyi tarafından halk ozanlarının yönetim aleyhine söz söylemeleri yasaklanmıştır. Bu yasağın yanı sıra saz çalıp türkü söyleyen ozana bir eğlencede kendilerine türkü çalması emrivakisi yapılmış, bir kenara da kuru ekmeklerden oluşan yemek konmuştur. Bu ortamda bu türkünün çıktığı söylenmektedir. Ozan da kendisine yapılan bu haksızlığı onlarla dalga geçerek dile getirmiştir.'' Bazı kişiler tarafından saçma bulunan 'manda yuva yapmış söğüt dalına' sözlerinde anlatılmak istenen ise şöyle ifade ediliyor: ''Tosya bilindiği gibi pirinci ile ünlüdür. Çeltik tarlalarının sürülmesinde kullanılan manda yazın sıcağında göletlere yatarak az kıllı olan derisini hem serinletmek hem sineklerden korumak amacıyla çamura bular. Bunun için de göletlerin ve çeltik tarlalarının kenarlarında bulunan ve dalları da suyun içine kadar uzanan salkım söğütlerin dalları üzerine, gölgesine yatar. İşte mandanın söğüt dalına yuva yapması budur.'' 'Yavrusunu sinek kapması' ifadesinin de yavrunun sinek tarafından ısırılması anlamı taşıdığının belirtildiği makalede, çünkü yörede 'kapmak' sözünün ısırmak anlamında kullanıldığı, bir tür sineğin hayvanların kuyruk altlarına girip ısırmasının hayvanı delirten ve oradan oraya sıçratan bir olay olduğu belirtiliyor. Ardından ''gördün mü?'' sözcüğü ile türküye devam edip akıl almaz olayların olduğunu vurgulayıp alay etmek amacı taşıdığının kaydedildiği makalede, türkünün anlamı hakkında şu bilgiler veriliyor: -İkinci kıtadaki 'Öküzün torbadan düşmesi' ise öküzlerin hem yemlenmesi, ekine zarar vermemesi, hem de zaman kazanmak için boyunlarına takılan yem torbasının öküzün boynundan çıkması ve öküzün yemeden içmeden kesilmesi anlamını taşır. -Üçüncü kıtadaki müezzinin minareden uçması da erenlere karışması,ermesi anlamındadır. -Bağlantı bölümünde de tirit yemeğini emeği karşılığı hak ettiğini anlatıyor. Türkünün baştan sona içinde doğruları anlatan fakat ilk bakışta anlamsız gibi görünen bir ifade taşıdığının belirtildiği makalede, türküde ozanın ince zekası ile hiciv sanatının çok güzel bir örneğini sunduğu belirtiliyor. Türküde, özellikle farklı anlam taşıyan kelimeler seçildiğinin, kendine yapılan haksızlığa onlarla alay ederek, dalga geçerek cevap verildiğinin anlatıldığı makalede, ayrıca türkünün melodik açıdan da çok zengin ve hoş ritmik bir yapısının bulunduğuna dikkat çekilerek, bu nedenle üç kuşaktır halk müziği sanatçıları tarafından okunduğu vurgulanıyor. Manda yuva yapmış söğüt dalına, aman aman yavrusunu sinek kapmış gördün mü? Amanin yandım Amanin amanin amanin yandım Tiridine tiridine tiridine bandım Bedava mı sandın para verdim aldım Of-of Sabahleyin erken çifte giderken aman aman Öküzüm torbadan düştü gördün mü? Amanin yandım Of-of Sabah ezanını okurken-aman aman Müezzin minareden uçtu gördün mü? Amanin yandım (AA)

4.13.2006

Ve bahar gelmeden yorgunluğu gelir; "üşüdüm üstümü örtsene anne..."

Kazancı Yokuşu

kazancı yokuşu paris sokaklarında sabaha karşı çöp tenekelerinden aşk dökülür aşıklar balık kılçıklarında ölür... şanzelize yağmurda buğulu ayna çiçekli jartiyerlerin gölgesi iz iz kişiler geçer kişiliksiz madrid balkonlarında zehirli asma gülleri kök temiz filiz kirli roma, nerondan arta kalan yaralar aşk çeşmesinde kalp paralar kazancı yokuşunda bir yatır var ömürle yarışır mumları erimekte beni orada bekle ne çilekeş ne vefakar o ne sırdaş dede o yokuş baharda da ıslaktır güzde de kayan kendi ayağın düştüğün kendi kaldırımın o yokuşta niceleri neler diler o yokuşta gün ışırken çöp tenekeleri ve yalnız kediler... Zeki Müren

4.10.2006

"...Yani aslında sanılanın aksine yalnız değil, bilakisim. Sadece zaman zaman şımarıp, hepimiz gibi yalnızlığımızla yüceltebiliyoruz kendimizi. Bu oyuna gele de biliyoruz katır kadar olduğumuz halde. Ve bu da normal belki. Yalnız yalnız, bütün meczup hissiyatımızla dolaşırken bir gün yolda işte 'O' aşkla karşılaşacağımızın umududur bu; kim bilir... O'nu aramanın sınırsız lüksüne sahip insanlarız. Ya sahip olamayanlar? ...Ve maalesef zaten yalnızlığı yaratan da bu serkeş saygısızlık. Tavrını koyamama." Ayça Şen Başkan

4.07.2006

'Kitap okumayı severim. Ama mesela 'Şu Çılgın Türkler'i okuyamadım. Çok kalın çünkü. 20'nci sayfada bıraktım.' hülya avşar

3.23.2006

Eskiden 'küsülürdü'

"Aralarında bir süredir problem olan 17 yaşındaki iki liselinin kavgası kanlı bitti. Yeşilevler Endüstri Meslek Lisesi son sınıf öğrencileri Y.K. ile E.U., dün sabah okul yakınında karşılaştı. Aralarında tartışmaya başlayan iki öğrenci, daha sonra ayrıldı. Yaklaşık bir buçuk saat sonra okul çıkışında yeniden karşılaşan E.U. ve Y.K. bir kez daha tartışıp, kavga etmeye başladı. Bu sırada Y.K. cebinden çıkardığı bıçağı art arda E.U.'ya saplayıp koşarak kaçtı. Sırtından, karnından ve bacağından yaralanan E.U., öğretmenleri tarafından Adana Numune Hastanesi'ne götürüldü. E.U. Acil Servis'te tedavi edilirken kaçan Y.K. aranıyor. Her iki öğrencinin, okul yönetimince daha önce kavga ettikleri için uyarıldığı öğrenildi." Radikal

L. B. İlköğretim Okulu'nda 14 yaşındaki C.B., 'öğrenme geriliği' yüzünden yıl tekrarı yapan 17 yaşındaki arkadaşı F.C. ile alay etti. İki arkadaş küfürleşip kavgaya tutuştu. C.B., çantasından çıkardığı 'kelebek' türü bıçağını F.C.'nin kalbine sapladı. Kelebek bıçak F.C.'yi, sonunda ölüm olasılığı da bulunan üç günlük derin bir uykuya yatırdı... ...İl Milli Eğitim Müdürü Ö. B. de okula giderek, bilgi aldı. B. de okuldaki şiddeti 'dizilere' bağladı: "Çocuklar birtakım dizilerden ve filmlerden etkileniyor. ABD'nin yapıp izlemediği filmleri biz ithal edip çocuklarımıza izletiyoruz. Ekran başında, internet karşısında bu şiddeti görüyorlar. Ruh dünyaları böyle şekilleniyor. Ailelerin çok dikkatli olması gerekiyor. "Okul Aile Birliği üyesi A. Ç. ve veliler, okullarında ilk kez meydana gelen bu olaydan ötürü çok kaygılı: "Evde çocuklarımıza o diziyi izletmiyoruz. Ancak çocuğuma arkadaşları, 'Sen erkek değil misin, neden izlemiyorsun diye soruyorlar. Evde izin vermesek sokakta öğreniyor. Bunu engelleyemiyoruz."

3.21.2006

Cemiyetten son haberler

Sanırım sona erdi. Canım yanmıyor artık! Yakaman kii, yakaman ki...

3.19.2006

of

"Bingöl’de 48 saat içinde 5 intihar BİNGÖL - Genç ilçesi Servi beldesine bağlı Gerçekli köyünde 9 yaşındaki H.K. ile Yiğitbaş köyünde 14 yaşındaki H.B. av tüfeği ile intihar etti. Bingöl merkeze bağıl Çevrimbaş köyünde S.Ç. (18) tavana bağladığı iple yaşamını son verirken, Genç ilçesinde M.S. (19) Murat Nehri’ne, Sancak beldesine bağlı Karapınar köyünde de F.B. (17) Zerik Gölü’ne atlayarak intihar ettiler." Ntvmsnbc

3.18.2006

"içimi kemirir durur çok zaman olur olmaz bir yerde olur olmaz sorular açılır zaman zaman bir kapı olur olmaz bir yerden olur olmaz bir yere bir sinemanın önündeyim siyah beyaz bir film varmış annem babam beni çok severmiş..."

3.17.2006

"Boğaziçi Üniversitesi'nin desteklediği bir anketin sonuçları yayımlandı. Ve ne kadar rahatsız bir toplum olduğumuz anlaşıldı. Toplumun yüzde 76'sı eşcinsellerden, 65'i evlenmeden birlikte yaşayanlardan, 63'ü küpe takan erkeklerden, 56'sı diskoteğe gidenlerden rahatsız. (Orta Asya'daki erkek atalarımızın saçlarını uzattığını, küpe taktığını, hatta kahramanlık yapanların peçe taktıklarını unutmuş olmalılar!) Halkımızın yüzde 54'ü açık giyinen kadınlardan, 24'ü de başını örtmeyen kadınlardan rahatsızmış. Yüzde 36'sı ramazanda oruç tutmayanlara, 28'i de namaz kılmayanlara kızıyor! Ama aynı toplum akşamları oturup 'Benimle Dans Eder misiniz?' programındaki pek de tutucu olmayan sahneleri ayıla bayıla izliyor! Neresinden tutacaksınız bilmem. Sokakta yürüyüşünü beğenmediği için adam öldüren, arabasını solladığı için adam döven, giyimini beğenmediği insanlara kızan bir toplumda yaşıyoruz. Bu, sadece hoşgörüsüz değil, aynı zamanda sevgisiz bir toplum. İnsanların birbirine güvenmediği bir toplum. İmam-cemaat ilişkisi nasıldır bilirsiniz. Siyasetçiler, toplumun liderleri, sorumlulukları olanlar küfürleşirse, liseli öğrenciler ne yapmaz?" Türker Alkan

3.16.2006

origatti sawako

3.15.2006

"yorumsuz" yazmak da bi nevi yorum değil midir?

yerüstünden notlar uyarmıştı.

"Milli Eğitim Bakanı H. Ç., okullardaki şiddet olayları ve zararlı madde kullanımıyla ilgili olarak gerekli rehberlik hizmetlerinin sağlanıp önlem alınması talimatı verdi. 'Öğrencilerimizin Zararlı Madde Kullanımı ve Şiddet Gibi Risklerden Korunması' başlıklı genelge yayımlayan Ç., çocuklar arasında zararlı madde kullanımı ve şiddet risklerinin giderek arttığına dikkat çekti. Genelgede, il milli eğitim müdürlerinden, yönetici ve öğretmenlerden okul dahiline giriş çıkışlarda gerekli kontrolleri titizlikle yapmaları istendi. Yöresel özellikler dikkate alınarak yerel programlar hazırlanması ve kararlarda takipçi olunması istendi."

3.13.2006

korsan albume hağyır

"Diyanet'in 'cenazeye çiçek olmaz' kararını kaldırmak isteyen çiçekçiler, Bakan Aydın'a çıktı. Ayrıca Diyanet'e de Kutlu Doğum Haftası'nda 50 bin çiçek gönderme kararı alındı Diyanet İşleri Başkanlığı'nın cenaze törenlerine çiçek gönderilmemesi yönündeki çağrıları ve vakıfların cenazelerde bağışla çelenk yerleştirmesi nedeniyle son yıllarda önemli ölçüde gelir kaybına uğrayan çiçekçilik sektörü, lobi faaliyetine başladı. Toplantı öncesi bakanlıkta çalışan kadınlara çiçek dağıtan grup, Diyanet'le ilişkileri sıcak tutmak için nisan ayında Hz. Muhammed'in doğumunun kutlanacağı Kutlu Doğum Haftası'nda yaklaşık 40 - 50 bin adet arasında çiçeği Diyanet'e ücretsiz verme kararı da aldı. Bağdatlıoğlu, "Promosyon mahiyetinde istedikleri sayıda çiçeği kutlamalara katkı sağlamak maksatlı vereceğimizi ilettik" dedi. Hastanelere çiçek alınmamasından dolayı da zararlarının arttığını dile getiren Bağdatlıoğlu, gelirlerinde son yıllarda toplam yüzde 45'e yakın kayıp olduğunu söyledi...

azeri kızı gahan

...Pırılcan Episode2": efem ağıraksak: yapay zekayı izledin miydi? "Pırılcan Episode2": hevet lan "Pırılcan Episode2": güxel lan ağıraksak: ya işte ben de aynı şekilde ayça senin yanında sonsuza kadar uyuyim istiorum o gece hiç bitmesin ağıraksak: hıı güzel. de zuzaylıları gözüm tutmadı. formlarını iyi koruolar şarapsızlar.

üç kelimeyle hülya avşar

"Ve tabii Hülya Avşar... "Arkadaşım, sen her türlü olaya girmişsin, Tanju Çolak'la masanın bir tarafındayken, Kaya Çilingiroğlu'yla öte tarafına geçmişsin, şimdi hangi topa hamle yapıyorsun? Neye gülüyorsun, kimle kafa buluyorsun?" denebilir tabii. Ama mevzu başka... Hülya Avşar çok önemli bir figürdür, bir özettir aslında. Bir 'şey' olmak için donanım gerekmeyen bir memlekette, pervasızca 'her şey' olmak istenebileceğini anlatır. Dahası, böyle bir insana, sahiden her şeymiş gibi davranılabileceğinin ispatıdır. O, bir gün bir resim sergisine gider, tabloya hâkim olan renkler sarı-kırmızı olduğu için, "Bu tablo cimbomlu, bunun önünde fotoğraf çektirmem," der ve önemli bir ressamla tartışır, fena duruma düşmüştür ama bağırıp çağırdığı için o ressama haddini bildirdiğini zanneder. Zaten resim sergisi de, onun için orada görünmenin ötesinde bir anlam taşımamaktadır. (Sahi, o ressamın ismini hatırlayan var mı? Prof. Dr. Adnan Çoker-) Bir başka gün konferans vermeye kalkışır. Maksat, konferans 'bile' verebilmektir. Sonra, üniversite öğrencilerine, "Okumakla adam olunmuyor, eşeklik baki kalıyor," diye bağırırken, bu söylediklerine samimi olarak inanmaktadır. Ayıp yaptığını değil, lafı gediğine oturttuğunu düşünmektedir. Onun tüm yaşamı, aslında olduğunu, geldiğini inkar etmek üzerine kuruludur; mesela tenis oynaması hiç tesadüfi değildir. Tenisin burjuva kültürünün bir parçası, sembollerinden biri sayıldığı bu memlekette, aslında onun tenis oynamaması mümkün değildir. Semboller üzerinden de olsa, burjuva kültürüne dahil olmanın bir 'asalet' göstergesi olduğu kanaatindedir. Sıradan insan, 'avam'ın bir parçası olmak onun için düşünülemez. Gelin görün ki, Hülya Avşar, 'avam'ın deforme olmuş mükemmel bir örneğidir; gerçeklik hep ensesindedir. Annesine her baktığında, geldiği yeri tüm çıplaklığıyla görmektedir mesela. O yüzden annesine kameraları yasak ettiği söylenmektedir... Bildiğiniz, eli para görmüş, ailesini de kendi yaşam koşullarına uyarlamaya, en azından öyle göstermeye uğraşan 'evlat' durumu. Dengeler sağlanmazsa, yeni muhitteki komşulara ya da kameralara rezil olunur korkusu... Özcan Deniz'in babası sendromu... " Hakan Gülseven

vuah vuah vuah

Diyarbakır Melikahmet Lisesi'nde arkadaşlarının okuldan uzaklaştırılmasına karşı çıkan grubun okulun camlarını kırması sonucu, 8 öğrenci yaralandı.

3.08.2006

n'oluyoruz yaa?

DHA - AKSARAY - Okul arkadaşı tarafından bıçaklanan 18 yaşındaki Muzaffer Er öldü. Aksaray Lisesi'nde okuyan 18 yaşındaki Er ile 17 yaşındaki B.Ç. önceki gün teneffüste tartıştı. İddiaya göre, B.Ç., Er'e yürüyüşüne gıcık kaptığını söyleyerek üzerine yürüdü. Diğer öğrencilerin araya girmesiyle öngelenen gerginlik, saat 20.00'de bu kez sokakta tekrar alevlendi ve B.Ç., Er'i bacağından iki kez bıçakladı. Arkadaşlarının yardımıyla evine götürülen Er'in ailesi durumu öğrenince yaralı genci Devlet Hastanesi'ne götürdü. Aşırı kan kaybettiği için Meram Tıp Fakültesi Hastanesi'ne sevk edilen Er, kurtarılamadı. B.Ç. ise dün sabah okula giderken gözaltına alındı. B.Ç. "Ben Muzaffer'in yürüyüşünden gıcık kapıyordum. Gündüz tartıştık. Akşam korkutmak için bacağından bıçakladım, kaçtım. Öleceğini tah-min etmiyordum" dedi.

3.07.2006

TV hakikatten dört-beş kilo fazla gösteriyor.

”Yaşayan üniversite ya da yaşayan kampus sloganlarıyla yola çıkan ancak 18.00'de kütüphanelerini kapatan bir üniversitenin öğrencileri de bu sloganı boşa çıkarmamak için olsa gerek üniversite dışında üniversiteli olduğunu hatırlayabiliyor ancak. ABD'de gece bile randevuyla girilebilen, masaların her daim dolu olduğu kütüphaneleri görüp, dinleyip Türkiye'de kütüphaneye üye bile olmadan mezun olan insanlarla karşılaşınca "burası Türkiye" deyip geçmek mümkün mü? En büyük referans kütüphanesindeki bilgisayarların 80'lerden kaldığı ve doğru düzgün çalışmadığı bir ülkenin sürekli yeni üniversite açma planları yapmasının nasıl bir anlayış olduğunu, genç nüfusuyla ikide bir niye böbürlendiğini de anlayamıyoruz.” FATİH DOĞAN: Ege Üni., öğrenci “Mesela, patlayan beyaz piyanodan birkaç hafif sıyrıkla kurtulan iğrenç Amerikalı, bizim derin devlet temsilcimizin hançer darbesiyle can verirken şöyle bir ifadeyle taksit taksit ölüyor: "Vow! Bu Türklerin sahiden şakaları yokmuş. İnanamıyorum, işte film icabı da olsa sahiden ölmekteyim. Yüreğime girmekte ve acımasızca kanırtılmakta olan hançer görüntüsü üzerine miksajda 'garç' diye bir ses bindirileceğini de şimdiden duyar gibiyim. Gacırtı sesi toplu bir ölümün işareti. Beethoven'in 9. Senfonisi, Avrupa Birliği, İsa, Hıristiyanlık ve bütün bir Batı da benle birlikte öldürülmekte. Yoksa bu yüreğime saplanmakta olan 30 santimlik bir hançer değil de 301'in ta kendisi mi?" Amerikalı'nın iç sesi gibi, yönetmen yardımcısının çığlığını da duymadan edemiyorsunuz. Esas kızımız ütülü giysileriyle bir ceylan gibi ortalıkta salınırken birinci asistan megafonla haykırıyor: "Daha doğal lütfen! Podyumda gibi değil, daha telaşlı! Yeni bomba patlamış. Dehşet içindesiniz. Unutmayın, yerlerdeki boya değil, etrafınızda yaralılar var!"” FERİDE ÇİÇEKOĞLU: İstanbul Bilgi Üni. “Yaptığı sert açıklamalarla her zaman dikkatleri üzerine çeken Türk Sanat Müziği'nin ünlü ismi Bülent Ersoy, kendi tabiriyle 'müzikteki yozlaşmaya' savaş açtı. Özellikle manken-şarkıcıları hedef alan sanatçı, "Ben 200 kiloluk halimle podyuma çıkıp mankenlik yapmıyorum. Yapmam da doğru olmaz. Çünkü fiziğim müsait değil. Mankenler de şarkı söylemesinler. Çünkü sesleri müsait değil, müzik kirliliği yaratıyorlar" deyince, Tuğba Özay'dan sert tepki aldı. Önümüzdeki günlerde çıkacak olan 'Hükümet Gibi Kadınım' adlı kasediyle müzik dünyasına adım atacak olan Tuğba Özay, Bülent Ersoy'ın sözlerine zehir gibi bir cevap verdi. "Evet, Bülent Hanım doğru söylemiş. Gerçekten de 200 kilo. Ona benim aerobic VCD'lerimi izleyip zayıflamasını tavsiye ediyorum" diyerek Ersoy'u çok kızdıracak bir açıklama yapan Özay, sesinin son derece güzel olduğunu iddia etti.” SABAH "Dünya Bankası'nda bugün başlayan enerji konulu konferansta konuşan Dünya Bankası Başkanı Paul Wolfowitz,,"fakirlere, küresel ısınmaya önemli etkisi olmayan enerji sağlanması" gerektiğini belirterek, "Dünyada toplam 1.6 milyar insanın elektriği yok" dedi. Konferansa katılan Uganda Enerji Bakanı Syda Bbumba da, özellikle Afrika'da elektrik ihtiyacının açıkça görüldüğünü ifade ederek, "Afrika karanlıklara gömüldü ve bu karanlık yoğunlaşıyor" diye konuştu. ABD'nin Princeton Üniversitesi'nden Profesör Robert Socolow de yaptığı konuşmada, "fakirlerin enerji ihtiyacının karşılanmasının karbondioksit gazının artışına ve bu nedenle küresel ısınmaya neden olacağını söylemenin yanlış olduğunu" kaydetti.” Akşam “AKŞAM yönetimi Oscar Ödülleri’ni takip etmek için beni Los Angeles’a göndermeyi önerdi beni ama köpeğime bakmak zorunda olduğumu söyleyerek bu teklifi reddettim. Mecburen televizyondan izledim. Vanity Fair’in geleneksel Oscar partisine de katılamadım.” Oray Eğin “ ... Şimdi ise bütün memlekette seri manyaklaşma yaşanıyor. Yahu değerli okurlar, geçtiğimiz hafta Ankara'da, yolcularla tartışan bir özel halk otobüsü muavini sopayla yolculara girişti, otobüs şoförü de polis yetişmeden bütün yolcuları son durağa götürmeye çalıştı. Otobüs muavini, bu sırada telefonla diğer şoförlere ve muavinlere de ulaşarak hepsinin son durakta toplanmasını istedi. Otobüsün içinde mahsur kalan yolcular, cep telefonlarından '155 polis imdat'ı aradı ve alıkonulduklarını söyleyerek canlarını zor kurtardı. Geçen hafta Samsun'da, 25 kadar kız öğrenci, okul çıkışında sokak ortasında saç saça baş başa kavga etti. Kız öğrencileri çember içine alan erkek öğrenciler kavgayı ayırmak yerine keyifle seyretti. Kızları, sokaktan geçenler ayırdı. Bitmedi... Polis kayıtlarına göre bu ay içinde Bursa, İzmir, Muğla, Diyarbakır, İstanbul, Trabzon, Konya, Mersin, Kütahya, Elazığ, Tekirdağ, Afyon, Adana, Balıkesir, Manisa ve Samsun'daki ilköğretim okulları ve liselerde 25 ciddi olay meydana geldi. Olaylarda bir öğretmen ile sekiz öğrenci hayatını kaybetti. 35 öğrenci ve öğretmen yaralandı. Bir ayda!.. Ankara'nın Polatlı ilçesinde karakola birbirlerinden şikayetçi olmak amacıyla giden iki grup arasında silahlı çatışma çıktı, bir kişi öldü, iki kişi yaralandı. Bildiğiniz karakolda oldu bunlar. Sonra, İstanbul'da öğrencilere eroin satanlara yönelik operasyon düzenlendi, operasyonda yakalanan torbacının üzerinden iki adet sahte 20 YTL çıktı. Bu paraları eroin sattığı bir kişiden aldığı anlaşıldı. Anlayacağınız, bu memleket, kalpazanın eroinciyi dolandırdığı bir memleket haline geldi... ...bir hanım doktor okurumuz, "Ben de, artık ithal başbakan ve ithal hükümet istiyorum, daha ucuza çalışıp memleketi daha iyi pazarlayacak birileri mutlaka vardır diyorum. Sesimi duyurmak istiyorum!" diye mesaj yazmış. Diyene değil, dedirtene bakın. Doktorları da delirttiler. Özel hastanelerde insan sağlığı pazarına düşmek istemeyen doktorlar, tımarhane koşullarında, günde 300 hastaya baka baka, zamanında neden bir kadın kuaförüne çırak girmediklerini ya da ilçe başkanlarını falan devreye sokup bir halk otobüsü hattı almadıklarını düşüne düşüne ruh sağlıklarını kaybediyor. Anatomi kitabını hatmetmiş bir adamın halk otobüsü muavinlerinden dayak yeme riskinin son derece yüksek olduğu bir ülkede delirmeyen insan zaten normal değildir...” HAKAN GÜLSEVEN “Ankara Ticaret Lisesi ile Anadolu Ticaret Lisesi öğrencileri arasında top çarpması yüzünden kavga çıktı. 4 öğrenci bıçaklanarak yaralandı. Olaya karışan 2 liseli gözaltına alındı. Adana’da düzenlenen futbol turnuvasında Borsa Lisesi ile Paksoy Lisesi maçının ardından öğrenciler birbirlerine saldırdı. 2 öğrenci bıçaklandı. Birinin de burnu kırıldı. Çorum Ticaret Meslek Lisesi öğrencilerinden 17 yaşındaki B.A., laboratuvarda tartıştığı sınıf arkadaşı M.U.’yu sırtından bıçakladı. Ağır yaralı M.U. komadan çıkamadı. Bursa’da ilköğretim okulu öğrencisi İ.E. (13) aynı okulda okuyan E.E. (13) tarafından bacağından bıçaklandı. Hastanede tedavi gören İ.E., ‘Nedenini bilmiyorum’ dedi.” Akşam “Uyuşturucu kullanma yaşı her geçen gün düşerken, Emniyet yetkilileri de zehir tacirlerine göz açtırmamak için çalışmalarını derinleştirerek sürdürüyor. Son olarak Samsun’da 3 lise öğrencisinin de aralarında bulunduğu 5 kişi esrar içerken yakalandı. Sokak timlerinin bir ihbar üzerine yaptıkları baskında, sokakta esrar içtikleri öne sürülen lise son sınıf öğrencileri Ö.Y. (17), E.P. (17) ve lise 2. sınıf öğrencisi E.S. (18), dershane öğrencisi Timuçin S. (20) ve üniversiteli Mehmet F.’yi (20) suçüstü yakalayarak gözaltına aldı. Aramada Timuçin S.’nin üzerinde bir miktar esrar, Mehmet F.’nin üzerinde ise ‘zigana’ tabir edilen sigara kağıdına sarılı esrar ele geçirildi. Gözaltına alınan öğrenciler esrar içmediklerini belirtirken, diğer zanlılar esrar kullandıklarını kabul etti. Zanlılar ifadeleri alındıktan sonra serbest bırakıldı.” Akşam “